Likya Yolunun Ardından: İkinci Bölüm

Önceki yazımda kaldığım yerden, Demre'den yolculuğa devam edelim. Andriake'den çıktım, burada görece yeni açılmış Likya Medeniyetleri müzesini gezdim. Demre merkezine gelip bir şeyler yiyerek karnımı doyurdum ve ihtiyaç alışverişi yaptıktan sonra şehrin ortasındaki St. Nikolas, yani Noel Baba kilisesini gezdim. Buradan Myra antik kentine geçtim.

Myra böyle, çarpıcı kaya mezarlarıyla ünlü bir antik kent:

Buraya gelince aklıma nedense en başından beri hiç yapmadığım halde selfie çekmek geldi. Bakın daha akıllı telefonlar yokken, varsa da ön kameraları yokken, camiada Merenbey'in öncülüğünü yaptığı, koca koca DSLR kameralarla self-shot yapma akımı vardı. Zaten benim blogun arşivlerinde de bir sürü vardır. Eski günlerin hatırına bir selfie çekmişim, çok mu?

Yolda hem manzaraya hem antik kentlere bolca vakit ayırdığım kadar denk geldikçe börtü böceğe de vakit ayırıyordum. Bu arkadaş, Akdeniz'de sıkça karşılaşılan bir tür olan dikenli keler. Ancak çok ürkek bir hayvan, böyle göz göze gelip tam elinizi kameraya götürüyorsunuz ki hayvan kayaların arasına sıvışıyor. O yüzden çekebildiğim en iyi fotoğrafı bu oldu:

Bu noktadan sonra benim için en önemli check-point'lerden birisi Gelidonya Feneriydi. Burayı yıllardır duyar, giden insanlardan manzarasının methini duyardım. Ancak bir türlü gitmeye fırsatım olmamıştı. Karaöz'den yürümeye başlayınca ilk olarak Korsan Koyunda bir deniz molası verdim. Zira böyle bir yere gelip denize girmemek olmazdı:

Unutmadan söyleyeyim, Korsan Koyu içme suyu bulabileceğiniz son yer. İlerde bir iki çeşme daha var ama onlara çok güvenmeyin derim. Fenerde içme suyu yok, oradan Adrasan'a yaklaşık 16 km'lik yol boyunca yine hiç içme suyu yok. O yüzden hem dinlenmek hem de su depolamak için iyi bir nokta Korsan koyu.

Buradan fenere çıkış yolu çok uzun ve zorlayıcı değildi. Hem Korsan Koyunda daha önce defalarca karşılaştığımız Ercan ve Doğa çifti ile tekrar karşılaştım ve fenere birlikte çıkalım dedik. Yine yol arkadaşı bulmuştum yani.

Gelelim Gelidonya Fenerine... Arkadaşlar fener öncelikte Türkiye kıyılarındaki en yüksek deniz feneri. İsmi ise, Likya dilindeki kaledonya (Çağdaş Yunancada khelidoni) yani kırlangıçtan geldiği rivayet olunur. Taşlık burnu üzerinde, denize her iki taraftan da hakim bir noktadadır.


Ve haklı olarak efsanevi bir manzarası vardır. İki cepheye de hakim derken, feneri solunuza alırsanız güneşin batışını, sağınıza alırsanız güneşin doğuşunu izleyebilirsiniz. Nitekim ben de burada güzel bir gece geçirdikten sonra sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp güneşin doğuşunu çekmek üzere time-lapse sistemini kurdum, ortaya bu kısa video çıktı:

Ya işte, dediğim kadar varmış değil mi? Güzel bir kahvaltının ardından yola çıkıp Adrasan'a geçtik. Bu parkur daha çok iniş odaklı ve toprak insanı gerçekten zorluyor. Batonlarım olmasa ne yapardım bilmiyorum. Adrasan'a inince günü kapattık ve sahil, kum, deniz ve yorgunluk birası derken akşamı ettik. Ertesi sabah, şans bizden yanaydı ki bir kez daha güneşin doğuşunu izleme fırsatına sahip olduk:

Fotoğrafı anlaşılacağı üzere çadırımdan çektim. Bakın ben lüks meraklısı bir insan değilim. Dünyadaki en lüks, en konforlu oteller sizin olsun, manzaramı kapatmayın bana yeter... Ha bu arada, Adrasan sahilinde kamp kurmak 1 Mayıstan itibaren yasakmış ama biz iki gün farkla çadır atabildik. Her zaman bu manzarayı göreceksiniz diye bir şey yok yani.

Adrasan'dan sonra ise tahmin edeceğiniz üzere Olimpos geliyor. Olimpos'a 4 yıl kadar önce Eylem'le gelmiştik. Ama buranın doğası ve ören yeri defalarca gelsem de beni sıkmayacak türden. O yüzden ilk kez gelmiş gibi yine dolaşıp yine bol bol fotoğraf çektim.

Şurada uzun pozlama yapmamak olmazdı tabi. Ama keşke yüksek bir tripodum olsaydı. Bu yolculukta yanımda taşıyamazdım elbette ama yanımdaki mini-tripod ile ancak etraftaki başka şeyleri destek alarak ideal açı yakalamak mümkün oluyor. Ve çoğu zaman istenmedik objeleri de kompozisyona dahil etmek zorunda kaldım.

Olimpos demek Çıralı demek aynı zamanda. Çıralı demek Yanartaş demek. Ancak yanartaşların keyfi de akşam çıkar. Yemek yeyip havanın kararmasını bekledikten sonra sahilden yola çıkmıştık ki sağ tarafta müthiş bir manzara ile karşılaştık:

Ve tam da dolunay zamanıydı. İstanbul'da dolunay günlerini önceden not edip, tripod, kumanda vs tam takım toplanıp Boğaz'a hakim bir noktada Ay'ın doğmasını beklerken gökyüzünün bulutlarla kaplanmasına defalarca tanık olmuştum. Ancak bu kez de hazırlıksız yakalanmıştım doğrusu. Bazen böyle güzel sürprizlerle karşılaşmak elbette insanın hoşuna gidiyor.

Bu rotayı baharda yürürseniz su kenarlarında bolca kurbağa görebilirsiniz. Bu bir Levanten ova kurbağası (Pelophylax bedriagae). Ve yine takdir edersiniz ki bu arkadaşların kendi popülasyonlarını çoğaltma mevsimi olduğu için gece gündüz öterler. Aman diyeyim su, dere yakınına kamp atmayın uyku uyutmazlar:

Ve Çıralı'dan sonraki istikamet yine hem plajı hem de ören yeri olan Phaselis Koyuydu. Ve aynı zamanda yolda son günlerim olduğu için yürüyerek gideceğim son noktaydı. Yoldaki işaretleri takip etmeye devam ediyordum:

Kültür Rotaları Derneği bu yolları çoğu zaman gönüllülük esasıyla yeniden işaretleyip makilerin kapattığı yolları açıyor ama rotanın uzunluğu ve maddi imkanlar düşünülürse çoğu zaman kolay olmadığını anlayabilirsiniz. Elimden gelse de ben de yardımcı olabilsem...

Phaselis'e ilk defa gelmiştim ve gerçekten de büyülendim. Hem tarihi doku hem de doğal güzellikler iç içeydi. Şuraya bakar mısınız?

"Dalgalı bir havada burada ne uzun pozlamalar yapılır var ya" diye iç geçirmedim değil doğrusu. Romalılar nereye şehir kuracaklarını çok iyi biliyormuş. Buradan sonra çadırımda son geceyi geçirmek için Göynük Kanyonuna gitmem gerekiyordu. Phaselis'ten çıkıp Antalya istikametine giden bir otobüse atladıktan sonra kanyon sapağında inip bir 4 km kadar da içeriye yürüdüm.

Kanyonun başlangıç kapısından geçer geçmez kamp alanına gidip çadırı kurdum. Zaten hava kararmıştı. Piromani olmaya ramak kala son kamp ateşimi yakıp çayımı içtikten sonra henüz yükselmekte olan Ay'ın parlaklığını iyice arttırmadan biraz daha yıldız çekmek istedim. Bakın bu ilk yıldız izi (star trail) fotoğrafı denemem oldu:

Kablolu kumanda ile bulb modunda 10 dakikalık bir uzun pozlama. Daha uzununu yapmak için Ay'ın erkenden battığı bir geceyi kollamak gerekiyor anlaşılan. Zira 20 dakikalık bir diğer denemede dağlar ve gökyüzü gündüz gibi çıkmıştı. Tabi çok daha geniş açı bir lens ile daha farklı sonuçlar elde edilebilirdi.

Güne Göynük'te başlayıp kahvaltı yaptıktan sonra, kamp alanındaki Rus yürüyüşçülerden rica ederek çadırımı son kez toplayıp çantaya atmadan önce şöyle bir fotoğraf çektirdim. Kameranın dilinden yalnızca ben anladığım için netleme biraz sorunlu ama ne yapalım:

Bu arada Likya Yolu boyunca sayısız Rus yürüyüşçüyle karşılaştım. Ama hemen hepsi yürüyüşe Fethiye'den değil Antalya'dan başlıyor. Dolayısıyla Göynük'te karşılaştığım Ruslar yola çıkalı daha 3 gün olmuştu. Benimse son günümdü. Yolda karşılaşınca selamlaşmayı unutmayın, genelde kalabalık oluyorlar ama hepsi arkadaş canlısı.

Çantamı topladım ve yanıma sadece su ile fotoğraf ekipmanlarımı alıp kanyonu keşfe koyuldum. Vadi gerçek bir doğa harikasıydı, temiz havasına ve seyrine doyamıyor insan. Buraya başka bir zaman kanyon geçişi yapmak için gelmeyi çok isterim.

Ve kanyonu gezmeyi bitirip kamp yerine döndükten sonra, sırt çantamı alıp Likya Yolu maceramı noktaladım. Bu da jenerik kapanış fotoğrafı olsun isterim. Ayakkabılarımın altındaki dişler büyük ölçüde erdi:

Eh, dile kolay yaklaşık 306 km'lik bir yürüyüş gerçekleştirdim. Ve anayola çıkıp otobüse atladıktan sonra soluğu Antalya'da, eski bir iş arkadaşım olan Şahin abinin evinde aldım...

Bu yürüyüş inanılmaz bir tecrübe oldu. Zorlandım. Daha ikinci gün Kabak Koyuna indiğimde ilk otobüsle geri dönmeyi düşünmüştüm. Ayaklarım ağrıdı. Kollarım çizildi, güneşte yandım, terledim, omuzlarımda isilik çıktı (kötü bir çanta seçmiştim). Geceleri çadıra girince uyumadan önce ayaklarıma voltaren sürüyordum. Bazı günler çok iyi beslenemedim. Bazı yerlerde ise yorgunluk birası açıp kendimi şımarttım. Bazı ekipmanlarım günü birlik kamp seviyesindeydi. Eksiklerimi yolda fark ettim. Suyu tasarrufla kullandım. Yutkundum. Kampçılık ve trekking konusunda kesinlikle level atladım. Güzel insanlarla tanıştım. Belki bazılarıyla başka yerlerde tekrar karşılaşacağım. Gigabaytlar dolusu fotoğraf çektim. Görüyorsunuz ki seçki oluşturup düzenledikten sonra yayınlamak epey zamanımı aldı. Ve inanın bana her saniyesine değdi!

Yine olsa yine yapar mıyım? Kesinlikle yaparım! Yaklaşık 14-15 kilo yükle günde 18-25 km arası, bazen rakım tırmanmak, bazen yumuşak toprakta bazen de gölgesiz sarp kayalar arasında yürümek kesinlikle yorucuydu ama bir yandan doğayla iç içe olmak insanın ruhunu onarıyordu. Ne ışık kirliliği, ne gürültü ne kaba insanlar, hayır. Bu yolda hiçbiriyle karşılaşmadım...

Şimdi ise bu satırları, insanın ruhunu emen bu kaos deryası İstanbul'dan yazıyorum, ne acı!..

Yorumlar