Likya Yolunun Ardından: Birinci Bölüm

Likya Yolu yürüyüşünü planladığım gibi 3 Mayıs'ta Göynük Kanyonunda bitirdim. Ancak elimde gigabaytlar dolusu fotoğraf, temizlenmesi gereken ekipman ve dinlendirilmesi gereken ayaklar ve yorgun bir beden vardı. Geleli beri bir yandan çeviri işine odaklanmaya çalışıyor diğer taraftan tek tuk fotoğraf düzenleyip Instagram'a atıyorum.

Likya Yolu, Türkiye'nin ilk uzun yürüyüş parkuru. İlgili alakalı pek çok insan tarafından çok bilinen bir yer olsa da içinden geçtiğim yerleşim yerlerinde bile bilmeyen insanlara rast geldiğimi de yazmadan edemeyeceğim. Fakat dediğim gibi, doğa sporlarına ilgi duyan insanlar tarafından çok bilinen bir yer olduğu için de 1. gün, 3. gün bilmem ne kadar yol yürüdüm, şurayı indim, burayı çıktım diye günbegün bir rapor yazmayacağım. Bunun için hem rotayı oluşturan Kate Clow'un rehber kitabını edinebilir hem de başka yürüyüşçülerin bloglarına göz atabilirsiniz (ha siz illa bi şey soracaksanız yorum yazabilirsiniz elbette, elimden geldiğince cevaplarım).


Kaldı ki bütün rotayı sonuna kadar yürümedim. Fethiye-Ovacık'tan yola çıktım ama Phaselis antik kentine kadar yürüdüm. Oradan bir Kemer-Sahil ekspres otobüsüne atlayıp Göynük Kanyon'una geçtim ve çadırda olan son gecemi orada geçirdim. Ertesi gün kanyonu gezip Antalya merkezine döndüm. Yürüdüğüm kadarıyla bu önemli yolu bir bütün olarak düşünsem de, çokça fotoğraf-video çektiğim için iki bölüm halinde paylaşacağım.

Neyse işte. Her gün birbirinden farklıydı, aynı yerde iki gece geçirmedim, durmadım yürüdüm; hep yoldaydım. İlk gün yürüyüşe biraz geç başlamıştım. Ama çoğu yürüyüşçünün aksine Ölüdeniz'i gündüz gözüyle değil güneş batarken izledim:
Güneş batarken Ölüdeniz

Faralya'ya kadar gelip ilk kampımı yıldızlı bir gecede, Kelebekler Vadisinin tam üzerindeki yamaçta attım.
Yıldızlı Gece

Sahil şeridine indim, zirveye geri çıktım, terledim, yoruldum, susadım ama eşsiz manzaralar buna değiyordu. Alınca köyüne geldiğimde şöyleydi manzara:

Yola yalnız çıkmıştım. Yalnız çıkma demişlerdi, bir şey olur, tek kalırsın. Ama arkadaş çevremde benle birlikte maceraya atlayacak kimse de yoktu. İzin günlerinin kısıtlı olduğu sabit gelirli bir masa başı işte çalışmıyorken hazır, bu yürüyüş planımı daha fazla erteleyemezdim. Yolda benim gibi insanlarla tanışacaktım nasıl olsa. Siz evinizde yaşlanmaya devam ededurun, ben yolda sahiden de güzel insanlarla tanışıp yeni dostluklar kurmaya başlamıştım bile:

Ali ve Altan'la Xantos'a giderken karşılaşmıştık. İki kafadar yıllık izinlerini bu şekilde değerlendiriyordu. Xantos-Patara arasını 2 gün boyunca onlarla birlikte yürüdüm. Patara beni en çok etkileyen yerlerden birisi olmuştu. Hem buraya gelen kemerler üstü yol, hem Patara antik kenti, hem de sonsuz bucaksız kumsalı ile gerçekten görülmeye değer bir yer.


Burası Likya Medeniyetleri için de önemli bir noktaymış üstelik. Bu bölgedeki bütün Likya kentlerinin ortak görüşmeler yaptığı, restorasyonu TBMM tarafından yaptırılan bir meclis binası bile vardı.

Bu fotoğrafı, inanması güç belki ama yine Patara sahilinin bir uzantısı olan kum tepelerinde çektim. Ben Türkiye'de böyle bir yer olduğunu ne görmüş ne de duymuştum. Gerçekten inanılmaz bir yer:
Patara kum tepeleri

Fotoğraflardan anlaşılacağı üzere benim emektar Sony a57'de yanımdaydı. Tele lens, yedek pil, şarj aleti, kumanda vs derken ~1.8 kg kadar ekstra yük taşıyordum yanımda. Evet, sırt çantası ile kilometrelerce yol yürümek 3-5 gramın lafını yapmayı gerektiriyor gerçekten de. Oysa ki diğer yürüyüşçüler cep telefonları ile fotoğraf çekiyordu pekala. Kaş'ın gizli saklı koylarından Çoban Koyu dedikleri bu yerin manzarasını ortalama bir cep telefonu da buna benzer bir şekilde çekebilirdi (polarize filtrenin suyun altını göstermesi ayrı bir mevzu tabi):
Neden Çoban Koyu denildiğini hala anlamadıysanız alt taraftaki kayaların üstüne bakın.

Ama ben bu kadar ekipman taşıdığıma göre onların çekemediği şeyleri de çekmeliydim. Uzun bir süre sonra kelebek peşinden koştum.
Çayır esmeri

Birileri ile olmak güzeldi elbette ama yalnızlığın yeri de ayrıydı. Kaş'tan yola çıktıktan sonra yorucu-kayalık bir parkuru aşıp Üzüm Limanı dedikleri bir yere geldim ve gündüz piknik yapan 2-3 ailelik grup da akşam olup evine gidince tek başıma kalmıştım. Burası işte Üzüm Limanı. Arkamda yükselen yarım ay denizi aydınlatırken, ben ıssız denizi böyle fotoğrafladım:
Emektar a57, APS-C sensör sahip olsa da f/2.8 diyafram ile uygun koşullarda yıldızları çekebilmek iyi bir şey.

Fotoğrafımı çektirecek kimse olmasa da onca ekipman taşıdığım için zamanlayıcı kumandayı ayarlayıp fotoğrafımı kendim çekebilirdim. Çadıra girmeden önce ısınmak için yaktığım kamp ateşi başında yorgunluk çayımı içerken şöyle görünüyordu gece:

Memleketimizde o kadar çok antik ören yeri var ki, bunların 1/3'ü Japonya'da olsa adamlar sanayi ve teknoloji ar-ge'lerini yarı yarıya azaltıp turizmden kazanırdı. 10 küsur kez restore edilmiş tahta Osaka kalesi bile binlerce turist tarafından ziyaret ediliyor, siz düşünün. Neyse, demek istediğim bizde o kadar var ki, bazıları hiç bilinmiyor. Aperlae de benim bilmediklerimden birisiydi. Yol buradan geçince ben de görüp öğrenmiş oldum. Vaktinde bitkilerden mor renginin elde edildiği ve Roma devletlerine  (Bkz: Nika ayaklanması) gönderildiği önemli bir kentmiş burası, sonra doğal afetlerle sular altında kalmış.

Aperlae'de bir güzel insanla daha tanıştım. Bu fotoğrafı ertesi gün Üçağız'a birlikte yürürlen çekmiştim ama müsaade edin size Jenn'den biraz bahsedeyim çünkü Jenn öyle her yerde görebileceğiniz sıradan bir yürüyüşçü değil:

Jenn ve kocası Lluis, iki yıl kadar önce Barcelona'dan uçağa atlayıp Tayland'a, Bangkok'a gitmişler ve yürümeye başlamışlar. Bakın şaka değil, Tayland'ı, Hindistan'ı falan şehir şehir yürüyerek geçmişler ve Barcelona'ya kadar yürümeye devam edecekler. Lluis şu sıralarda Karadeniz'den yürümeye devam ederken Jenn Likya yolu üzerinden yoluna devam ediyordu ve biz de o sayede tanıştık. Şuraya blog adreslerini ve instagram sayfalarını bırakıyorum ki arada okuyacak bir şey bulamazsanız girip göz atın.

Jenn ile Üçağız'da ayrıldık. Üçağız küçük bir liman kenti ve etrafında çokça kaya mezar var. Ama kral olmanız, sizin için tonlarca ağırlıkta mezar yapılmış olması tavukları bağlamıyor:

Üçağız'ın ilerisinde Kaleköy ve köye adını veren Simena kalesi var. Kaleköy'de ise onlarca lahit vardı. Daha önce hiç bu kadarını bir arada görmemiştim doğrusu. Tomb Raider filan olacaksanız buradan başlayabilirsiniz:

Buradan sonraki durağım ise Demre yakınlarındaki Andriake olacaktı. Andriake'deki kamp alanıma gittikten sonra güneş batmak üzereydi ve kamera ile mini tripodumu kaptığım gibi, Demre çayının Akdeniz'e karıştığı Çayağzı kumsalına çıkıp şu kısa günbatımı time lapse'sini çektim:

2 dakika önce başlamayı isterdim doğrusu ama bu kadarına denk gelebildim. Ve bu video ilk bölüm için son olsun. Demre-Phaselis arasını bir sonraki yazıya bırakıyorum...

Yorumlar