Kars Gezisinden Notlar

Selam blog,

Bakıyorum da yine toz tutmuşsun. Bir kaç fotoğraf ile tozunu almaya geldim ancak çok neşeli sayılmam ne yazık ki. Zira kantarda hayal kırıklığı çizgisine yakın duran bir geziden döneli bir hafta olmasına rağmen ancak yazıyorum. Ayrıca bu gezi beni, kapağına bıçakla "ulan tamam da biz bu fotoğrafları tam olarak neden çekiyoruz?" yazılmış ipsiz kuyuya da itti. Bu noktaya tekrar döneceğim.

Şimdi turumuz 11 kişilik bir arkadaş grubuyla düzenlenmiş bir gezi planıydı. Ancak diğerleri benim gibi işsiz olmadığı için çok gece konaklamak yerine, İstanbul'dan Kars'a uçarak, dönüşü de Ankara'ya kadar şu meşhur doğu ekspresi ile yapmayı kararlaştırdık. Ankara'dan sonrası yine uçak ile İstanbul'da noktalandı. Buraya kadar her şey normal gözükse de beni hayal kırıklığına uğratan şeylerden birisi, Ani Harabelerini etraflıca gezip fotoğraflayamamak oldu.

İstanbul'daki uçağa binişimiz ayrı bir yazı konusu olur, o yüzden hiç girmeyeceğim. Neyse ki ekipteki bir arkadaşın Kars'ta yaşayan akrabaları sayesinde ulaşım işini çözmüştük ve üzerimizden yük kalkmıştı doğrusu. Yoksa gidip araç kiralasan bir dert, dolmuş turlara katılsan başka dertti.

Hava alanına iner inmez araca doluştuk ve ilk olarak Çıldır Gölü'ne doğru yola çıktık. Çıldır Gölü malumunuz Kars ile Ardahan arasında bir yerde ve kış mevsimlerinde donmasıyla meşhur, epey büyük bir göl. Ancak buradaki balıkçılar nasıl avlanır, üzerinde at koşturanlar ne yer ne içer gibi belgesel bir çalışma yapmayacaksanız -bana kalırsa- tüm numarası bundan ibaret. Öyle donmuş, sessizce uzanan bir göl. Tabi ki kızaklı atlara da binmedim. Şu yani:


Burada bir sürü selfiler, bumerang videolar filan çekildikten sonra yola tekrar çıkıp, bu kez gölün diğer bir tarafında ünlü bir balıkçının yerine gidip yemek yedik (ancak madem bir o kadar daha yol gidecektik, neden en baştan oraya gidip fotoğrafları da orada çekmedik bilmiyorum doğrusu). Evet, Çıldır'ın meşhur sarı sazanı (sarı balık diyorlar daha çok) sahiden çok lezzetliydi. Uzun zamandır yediğim en iyi balık yemeğiydi ama "yediğim içtiğim benimdir" dediğim için fotoğrafını çekmedim bile.

Ancak o küçücük lokantadaki bitmek bilmez sirkülasyonu ve durmadan servis edilen balıkları görünce üzülmedim de değil. Yedim yemesine ama bir yandan da üstü buz tutmuş bu kadim gölün ne zamana kadar o balıklara ev sahipliği yapabileceğini düşündüm. Özellikle sosyal medyada giderek popülerleşen doğu ekspresi goygoyu yüzünden giderek rağbet görmesi, bir yerde aşırı avlanmayı tetiklediği için oranın esnafı kendi topuğuna sıkıyor da olabilir (ne sıkacak lan, kaç para hesap ödedik. Adam İstanbul'da 5 tane daire almıştır bile kaç yıldır -- doğa filan umurunda olur mu sanki?).

Neyse işte, sonra tekrar araca doluşunca, bu kez Ani Harabeleri'ne doğru yola çıktık. Ve gezinin en buruk taraflarından birisi burada başladı. Zira göl ile harabeler tam tersi istikamette imiş. Dolayısıyla uzun yol, coğrafi konum gereği havanın erken kararması derken, harabelerin girişine geldiğimizde hava şöyleydi:
Ani Harabeleri'nin Aslanlı Girişi

Zaten girişteki yetkililer de "tam kapatıyorduk ama o kadar yoldan geldiniz madem girin bakın," deyip bizi başlarından savdılar. Eh adamlar haksız sayılmazdı. Surların ardındaki manzara kabaca şöyleydi:

Oysa ben kısa bir görseller aramasında görüleceği türden fotoğraflar çekme düşüncesi ile gelmiş, gördüklerim karşısında avucumu yalamıştım (şaka tabi ki, eldiven vardı elimde, ehehe). 

Ay gökyüzündeki tek geçerli ışık kaynağı olarak hakimiyetini giderek arttırırken, Ani Katedrali Ay'ın altında ıssızca dikilmeye devam ediyordu:

Işık kaçmış, ne beyaz ayarının ne detayların önemi kalmamıştı. Çok üzüldüm doğrusu. Zaten Tamron 17-50 lensimin de yolda -nasıl olduysa- zoom halkası bozulmuş. Benim de iyice hevesim kaçmıştı. Büyük katedralin içine girince, ezelden beri raw çekiyor olmanın bana verdiği yetkiye dayanarak şöyle bir fotoğraf çektim ve elimden geldiğince detay kurtarmaya çalıştım:

Aslında hiç de hoşuma gitmeyen bu fotoğrafları yayınlamak bile istemiyorum ama bir yandan ibret olsun diye paylaşmadan edemiyorum. Hem belki kendi kulağıma da küpe olur. ışık gitti mi iş biter arkadaşlar. Bu kadar basit. Geriye bir sürü kötü fotoğraf kalır. Kötü fotoğraflar da kurtarmanın bir yolu, mantığı yoktur. Yaşadığınız hayal kırıklığını kabul edip fotoğrafları silmek gerekir... 

Bu da harabelerde çektiğim son fotoğraf:

Zaten biz buradan çıkıp araca döndüğümüzde hava çoktan tamamen kararmıştı. Acel tecel binip Kars merkezine döndük. Sonra yarınki tren yolculuğu için alışveriş yaptık ve akşam yemeği yedik. Bu arada, gitmişken yiyelim diye her gördüğünüze saldırmayın. Kaz etti usulünce pişirilirse güzel olabilir ama turistik mekanlarda o masalara yetiştirmek için gereken özeni sarf ettiklerini sanmıyorum. Hem o paraya daha ne etler yenir...

Buraya kadar neyse neydi. Bu yolculuğun bir de dönüşü vardı ve trende yaklaşık 1 gün kalacaktık. Sabah erkenden kalkıp kahvaltı yaptıktan sonra tren garına gittik. Sonra kim kaçıncı vagonda, kimin çantası kimse derken bir şekilde içeri kapağı attık ve tren hareket etti. Bakın ben trenleri ve raylı diğer bütün ulaşım araçlarını severim. Sırf bu bile yeni bir heyecan kaynağıydı ve dünkü hezimeti belki de böylece telafi edebilirdim. Nihayetinde karla kaplı dağlar tepeler arasında tıngır mıngır bir yolculuk bizi bekliyordu.

Ve evet, dediğim gibi de olmuştu. Tren gerçekten eşsiz manzaralar arasında yol alıyordu:

Ben de elimde kamera, bir bizim kompartmanın camına yapışıyor, bir koridora çıkıyordum. Işık neydi? Işık fotoğrafı. Ancak ben yine bir akıl tutulması geçiriyordum ve fotoğraftan çok video çekmeye heves salmıştım. Bu fotoğraflar ancak videolardan kalan zamanda çektiğim 3-5 kareden ibaret.


Zaten bir süre sonra dünyamız kendi etrafındaki günlük turunu tamamlamak üzere olduğu için çektiğim son fotoğraf şu oldu:

Kalan yol boyunca ise biraz goygoy yaparak, biraz kitap okuyarak ve biraz da içine düştüğüm kuyunun etkisiyle çektiğim veya çekemediğim tüm fotoğrafların aslında tam olarak neye hizmet ettiklerini düşünerek geçirdim.

Sahi, biz bu fotoğrafları niye çekiyoruz? Hobi tamam, bu işten para kazanmasam da bütçem dahilinde hevesle ve ciddiyetle yapmaya çalışıyorum. Peki ama neden?

Mesela ben bu geziye, "uff bissürü güzel fotoğraf çekerim, sonra gelsin layklar" diyerek mi geldim, yoksa yolda olmak için mi? İnstagram hesabımdaki takipçi sayım 100 bile değil ve en iyi fotoğrafım en fazla 30-40 beğeni alıyor. Hatta bu bloga saatlerce yazsam da girip bakacak kişi sayısının bir elin parmaklarından daha az olduğunu biliyorum. Demek ki umurumda olan bu değildi. Ama ekipte, sosyal medya işine kafa yoran ve ortalama bir telefon fotoğrafı ile yüzlerce beğeni toplayabilen arkadaşlar da vardı. Belki de onlar bu yüzden yoldaydı.

Günümüzde hemen her şey soluğu bir İnstagram gönderisinde almak için varmış gibime geliyor. Yediklerimiz, izlediklerimiz, gittiğimiz konserler, kahveler, kitaplar... hemen her şey. Peki ama kimse neden bundan rahatsızlık duymuyor? 

24 saatlik bu tren yolcuğuna "bakın ben bu fotoğrafı çektim, çünkü yoldayım. Yolda olmak ise çok güzel. Siz evinizde çay için anca. Hahaha," diyerek , mesai arkadaşlarımıza "caka satmak" için saat başı bir şeyler gönderebildiğimiz bugünlerde değil de 15 sene önce katılmış olsaydık ne değişirdi? O insanlar sahiden kıskanıyor muydu? Yoksa bizim amacımız en başında caka satmak değil miydi?

Fotoğraf öldü diyemesem de günümüzde diğer her şeyin geçirdiği gibi bir evrim geçirdi ve sanırım içi büyük ölçüde boşaltıldı. Eskiden bir sergide görüp önünde mıh gibi çakılacağınız etkileyici bir fotoğraf, bugün İnstagram'da karşınıza çıkarsa ona ayırabileceğiniz zaman en fazla 2 saniye oluyor. Telefonu evirip çevirip, "vay canına, adam ne fotoğraf çekmiş lan" diyenine rastlamadım. Seri bir şekilde aşağı kaydırıp belli başlı gönderilere layk atıp yoluna devam ediyor insanlar.

Susan Sontag günümüzde yaşasa bu olan bitene ne derdi? Roland Barthes, fotoğraflara etkilenmiş gözlerle bakıp kitap yazar mıydı? Fotoğraf hâlâ sahiden de önemli bir araç mı? Yoksa bir daha açıp bakmamak üzere hard disklere istiflediğimiz bir verilerden ibaret mi? Kameranızın saniyede 10 kare çekiyor olması sizin için gerçekten önemli mi?

Bilmiyorum. Zaten pek çok insan bilip bilmediğini de bilmiyor (ve bilmek de istemiyor). Fotoğrafın yaygınlaşmasına karşı duracak değilim. Zaten aksi komik olurdu.. Ancak birbirinin kopyası şeyler üreterek, bireylere sırf sanal tatmin duygusu yaşatmak adına bu hâle evrilmiş olmasına da üzülüyorum doğrusu.

Oliver Kmia adlı bir kullanıcı, insanların dünyanın bazı popüler noktalarında çektikleri gezi fotoğraflarını Instagram'dan derleyip çarpıcı bir klip hazırlamış. Şuradan izlemenizi tavsiye ederim: https://vimeo.com/253334732 

Yani belki de anılarımız artık bize özel değildir. Belki önüne koyulana razı gelen, düşünmeyen, sorgulamayan, daha önemlisi "birey olamayan" kişilere evrilmiş de olabiliriz. Bu noktada aklıma Redd'in "Bak Keyfine" şarkısı geliyor.
Farklarımız çalındı, herkes birbirinin aynı
Oltaya yem takıldı, yutan kendini kopya yaptı
Ne aradığımızın farkında mıyız gerçekten? Redd'in 2007'de çıkardığı "Plastik Çiçekler ve Böcek" albümünde üsteki şarkıdan sonra şu dizeler çalıyor bu sefer:
Mutlu olmak için
Sevmek için
Bilme, hissetme, çok düşünme
Tüm kapılar Orwell distopyasına çıkıyor sanırım ve kimse buna önlem almak için en ufak bir çaba sarf etmiyor. Neyse, daha fazla uzatmayacağım. Ancak belki de kötü ışıkta çektiğim fotoğrafların, diğer ziyaretçilerin çektiklerinden farklı olmalarıyla kendimi teselli edebilirim. Ve bir daha kalabalık bir ekiple bir daha yola çıkmayacağım. Her şey tadında güzel.

Bu arada, 2 küsur saatte çıktısını alabildiğim bu 2:22'lik kısa videoyu da ekliyorum:


Video benim neyime yahu? 

Yorumlar

  1. Çok şekerli fotoğraflar zaten sağlığa zararlı, o yüzden ben beğendim. Hatta bir fotoğrafta artık ilk aradığım şey kusur oluyor, kusur varsa gözümde fotoğrafın değeri artıyor. ;)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Mehmet ağabey, hadi fotoğrafı geçtim, bari ben dünya gözüyle görseydim o binalardaki tavan süslemelerini! Bir daha ne zaman giderim kim bilir... Hem, tarihi niteliği olan şeyler bu ülkede hoş görülmüyor, son bilmem kaç yıldır... :(

      Sil

Yorum Gönder

Yorum yapın: