Sonbaharı Kutlamak İçin Dağlar Tepeler Aşmak

Abartmayı bazen seviyorum blog, Ağustos ayından beri buralara uğramayarak koy vermişliği de abartmış olabilirim mesela. Tamam, belki sen de bana kırgınsın ama bunun bir takım sebepleri olduğunu bilmen gerek...

Doğrusu geçtiğimiz yaz mevsiminin hatrı sayılır bir kısmını, günün büyük çoğunluğu güneş alan bir evde cama yakın konumlandırılmış bir masa üzerinde çalışarak geçirdim. Önceki çevirinin üzerine yeni bir çeviri daha yaptım. Ve bunu 10.1" büyüklükte bir ekrana sahip, standart bir jpeg fotoğrafı bile açması en az 5 saniye süren milattan kalma bir netbook üzerinde yaptım. Çevirinin kalitesine okuyucu karar verecek de sırf bu bilgisayarda(!) 250 sayfalık bir roman çevirisini bitirme başarısını gösterdiğim için bile yetkili merciler tarafından ödüllendirilmem gerek!..

Bu süreç beni, sıcak mevsimleri eskisi kadar sevmemeye itti doğal olarak. Evde olduğum için de evimizin dört ayaklı bireyi Saku Beyi çekmekten hariç fotoğraf ürettiğim de söylenemez zaten. Bugün itibariyle, dün aldığım yeni (ikinci yeni)  bilgisayarımdan bu satırları yazarken, sonbaharın en güzel mevsim olduğuna artık eminim. Bakıyorum perdeyi açıp, hava hafiften yağışlı; ortada uçuşan toz toprak kaybolmuş gözden. Kaldı ki artık balkon kapısını geri kadar açık tutmak zorunda da değilim. Bilgisayar ekranı güneş ışığı altında ezilmiyor; ne yazıp çizdiğimi anlamak için ekrana yapışmama gerek kalmamış falan. İnsan daha başka ne isteyebilir ki? Bir fincan kahve mi? Bana uyar.

Açıkçası bu blogu yazma amaçlarımdan birisi de hafızamı yazıya dökmek. Çünkü bazen geri dönüp okumak, 3-5 yıl önce aklımdan geçenleri hatırlamak hoşuma gidiyor. Kazayla başkası da okuyup severse diye uzun uzadıya yazmaktan çekinmiyorum. Unutacağımdan değil de, okumak istediğimden.

*****

Uzun lafın kısası, hazır sonbahar varlığını iyice kabul ettirmişken, sevgili Eylem ve sevgili mesai arkadaşları yola çıkmalı bir plan yapmışlar. Ben de aralarına dahil oldum. İstikamet Yedigöller. Malum, sonbahar deyince gözümüzde canlanan renklerin büyük bir coşkuyla bir arada hayat bulduğu bölgelerden birisi. Ancak, işte pratiği bırakınca paslanıyor insan, yolda fotoğraf çekme fikrini ancak "Yedigöller Milli Parkı bilmem kaç KM" tabelalarını görüp geçirdikten sonra akıl edebildiğim için elimdeki yolla ilgili tek fotoğraf bu:

Bir alçalıp bir yükselerek kıvrılan yollar, bizi nihayet gitmek istediğimiz coğrafyaya yaklaştırmıştı. Tepe bir noktada, diğer aracın direksiyonunda oturan -kendisi yazın buraya geldiği için gönüllü rehberlik etmeyi de kabul etmiş yüce insan- Batuhan, aracını kenara çekip şu manzaranın tadını çıkarmamıza fırsat tanıdı:

Ancak sabah 5:30'dan beri yoldaydık ve henüz kahvaltı edememiş olduğumuz için manzara karın doyurmaz diyerek yola devam ettik. Derken bitmek bilmez virajları birbiri ardına inerken burnumuza gelen balata kokusu eşliğinde nihayet milli parka varmış, arabaları otoparka park eder etmez boş bulduğumuz banklardan birine çöreklenmiştik. Kahvaltı ettikten sonra kan şekerimin yükselmesinin verdiği yetkiye dayanarak etrafı gözlemlemeye koyuldum nihayet.

Bakın bu fotoğraf, Tamron 70-300mm tele-makro lensimle çektiğim son doğa fotoğrafı oldu. Çok sık kullanmadığım, kullansam da optik olarak tatmin edici bulmadığım için (mevcut döviz kurlarında bile 500 liranın altında satılan bir lensten ne bekliyorsam) satmaya karar vermiş, bu geziden bir hafta kadar öncesinde ilan vermiştim. Enteresandır ki dönüş yolunda bir alıcı adayı ile mesajlaşıp ertesi gün lensi kendisine sattım. Ha, tüm bunlar bu kurbağanın aklı sıra yapraklar arasında kendini görünmez sanmaya çalışmasından daha ilginç değildir ama.

Neyse işte, bu göllerin her birini saatlerce gezecek vaktimiz ne yazık ki yoktu. Bi kere İstanbulluyduk, günübirlikçiydik. Kaldı ki gelmekten beter, trafikli bir dönüş yolu da var olacaktı. O yüzden vaktimiz kısıtlı sayılırdı. Ama doğanın renkleri de o biçim güzeldi.


Büyükgöl kenarına geldiğimizde Eylem manzaranın tadını çıkarırken böyle çektim. Fotoğrafta dinamik aralık neydi? Parlak alanların parlaklığını, karanlık alanların da siluete dönüşmeden detaylarını korumasıydı. Ha benim a57 bu konuda çok başarılı sayılmaz da, raw çekince bir nebze toparlanabiliyor işte. Olduğu kadar:

Göller iyiydi de çevresi kötüydü. Beklediğimin çok üstünde kalabalıktı ama artık ne yapalım. Manzarada insan sevmediğim için böyle şeyler çekerek durumu kotarmaya çalıştım:

Aslında insanlar geniş açıda çok göze batmıyor ya, maksat laf olsun benimki:

Ancak bu coğrafyayı önemli kılan sadece göl ve yansımalar değil, ormanların kendisi de aynı zamanda. Ben de böyle açıları severim doğrusu:

Büyükgöl etrafında turumuzu tamamladıktan sonra, Batu buradaki yedi gölden hariç bir başka gölün oraya gitmemizi teklif etti. Biz de kalabalıktan bunaldığımız için kabul ettik. Bu kez rota, Gölcük Tabiat Parkıydı. Gidiş yolumuz, Bolu tarafında kaza olduğu bahanesiyle jandarmanın geçit vermemesi üzerine gereğinden çok daha uzun ve meşakkatli olsa da, gidince günün son ışıkları ile parlayan sarı yapraklar beni biraz olsun sakinleştirdi:

Hmm, diyaframı kısıp güneşi yıldız yapma numarasını yeni keşfettim sanırım:

Şaka şaka, manzara çekerken diyaframı kısmayıp ne yapacaksın? Güneş de benim kadrajıma girmeyiverseymiş...

Bu gölün etrafında da bir türlü fotoğraflar çektikten sonra güneşe veda ettik. Artık tripodu kılıfından çıkarıp uzun pozlama yapma vakti gelmişti. Bu, o gün son çektiğim fotoğraflardan birisidir. Elbette eşi benzeri çoktur ama gitmişken çekmek icap ediyor. Ha bir de, bu tarz şeylerde 1/3 kuralını ihlal etmek gerekiyor sanırım:

Bu sırada zaten hava kararmaya başlamış, bizi de şehre geri dönme telaşı almıştı. Gölün diğer tarafından ilerleyip arabalara ulaştık ve son hazırlıkları yapıp yola koyulduk. Sonrası yol, müzik, sosyal medyaya acele elden fotoğraf yetiştirmek falan.

Öyle işte blog. Belki bu kadar uzun ara vermem artık. Umarım vermem yani. Sevgiler.

Yorumlar