Saklıgöl’de Sonbahar Kampı

Günler günleri kovalıyor, artık işten çıkıp metroya gidene kadar geçen sürede havanın alacakaranlığa dönüşmesine tanık olurken insanın elleri üşüyordu. Eylül ayında havalar hala yaz standardında geçtiği için mevsimsel dönüşümü tam olarak idrak edemeyip askıda kalmıştık ama Ekim bize kışın yaklaşmakta olduğu gerçeğini sağanakları ve akşamları üşüten serinliği ile hatırlattı. Evet, bu hatırlatmaya yanıtsız kalamazdık ve karakış sağlam bastırmadan bizim bir aktivite yapıp sezonu kapatmamız gerekiyordu.

Şimdi işin aslı, çalışma arkadaşlarımdan Aydan bi keresinde Hacıllı diye bi köyden bahsetmişti yazın. Böyle şelalesi var, mağarası var filan. Yazın planlar bi türlü uyuşmadı da gidememiştik. Aslında Eylem’e kamp yapalım dediğimde ilk baştaki hedefimiz Hacıllı köyüydü. Hacıllı nerede, nasıl gidilir derken Şile-Ağva otobüslerini bulduk. Sonra Üsküdar’a gidip köye nasıl gideriz diye soruştururken şahsi araç olmadan oraya gitmenin epey zor olacağını öğrendiğimizde, zaten kısıtlı olan vaktimizi riske etmek yerine ayaküstü plan değişikliği yapıp dosdoğru Şile’ye gitmeye karar verdik.

Peki Şile’de ne vardı? Açıkçası bi fikrimiz yoktu ama otobüs beklediğimiz sırada Şile’de yaşayan bi elemandan duyduğumuz kadarıyla bi göl vardı. Saklıgöl. Şelale melale niyetiyle yola çıktığımızdan, soğumuş havaları da göz önünde bulundurup yüzecek halimiz olmadığı için göl de pekala kamp manzarası için uygun olabilirdi. Hemen bu planı kabul ettik.

Öncelikle ulaşım meselesi şöyle: Üsküdar sahilden kalkan Şile-Ağva otobüslerine bindik, Şile merkezde indik. Taksiye binip Saklıgöl sapağında indik. Kalan birkaç km yolu yürümeyi tercih ettik.

Yol üstünden

Kamp faaliyeti yanında böyle yürümek bu işin tamamlayıcı unsurlarındandır. Ben gayet havamdayım:

Yürüyüp etrafı inceler, yoldan manzaralar görürsünüz. 

Manzaraların yanı sıra yerel lezzetler de yol üstünde sizi bekler. Bu civarda yaşayan köylüler, ufak işletmeler açıp gözleme işine girmişler. Açıkça söyleyebilirim ki, bunlar şimdiye kadar yediğim en lezzetli gözlemeydi. Tam olarak hangi dükkan derseniz adı var mı ki, derim. Ama hemen hepsi aynı olsa gerek.
Taze pişmiş gözleme ve odun ateşinde demlenmiş çay.
Derken arkadaşlar, biz nihayet göl kenarına vardık. 


Göl kenarında ilk olarak tesisler karşınıza çıkıyor. Oradan devam ettik. Göl kenarına paralel yollardan ilerledik. Sonra karşımıza bu iki kafadar çıktı:

Bunlar tasmalı ve belli ki cins köpekler. Dost canlısı ve kıpır kıpır hayvanlardı. Sürekli hareket halinde olduklarından daha iyi bir fotoğrafları yok. Öndeki biraz daha küçük, arkadaki ise daha iriceydi. Muhtemelen sahipleri tarafından burada terk edilmişler.

Kamp için uygun bir yer arayarak kıvrılan yollarda ilerliyorduk:


Kamp kurmak için güzel bir nokta bulduk. Kurumuş sonbahar yaprakları üzerinde göle bakan bir yer. Hava yavaştan kararıyordu:

Çantaları indirip kısa süre dinlendikten sonra kısa sürede sistemi kurmuştuk. Son bi çay içelim de içimiz ısınsın diye göl tesislerine yürüdük. Zaten tesis 8’de kapanıyormuş. Son hesap ödeyenlerden birisi bizdik ve geri dönerken el feneri ve kafa lambası dışında yolu aydınlatan hiçbir ışık kaynağı yoktu. Ve yukarıda bahsettiğim iki kafadar köpek de bize eşlik etmeye başlamıştı…

Tamam, doğaya karışmak dedik, ama havanın erkenden karardığı serin bir sonbahar akşamı da 9’da uyuyup ne yapacaksın. Kalkıp etrafı da gezemiyoruz. Melih’in netbook’u ödünç almıştım ve çadırda bir doğa belgesel filmi izledik. Diğer yandan, bizim köpekler çadırın etrafında -orada oldukları belli etmek istercesine- bir takım sesler çıkararak dolanmaya devem ediyorlardı. Arada çadırdan kafayı çıkarıp bakıyordum. Büyük olan köpek bir süre sonra kayıplara karıştıysa da, küçük köpek bizle kalmayı tercih etmişti ve biz de yanımızda getirdiğimiz konserveleri onunla paylaşmaktan çekinmedik. Yavrum ne kadar acıkmış. Biraz da su verdik ve sonra uyumaya çekildik. Gece bir kaç kez ani havlamalar dışında etraf tamamen ıssızdı. Bir de arada geçen yağmur bulutları çadırı şıpırdatıyordu, ama o kadar…

Sabah olmuştu. Biraz serin bir sabahtı ve açıkçası üşümüştük. Ama uyanıp termostaki sıcak sudan bi kaç yudum alınca kendimize geldik. Şimdi sıra, kampın en iyi tarafına gelmişti. Çadırı açıp dışarıya bakmak…

Kıskandınız mı? Evet, manzaramız böyleydi. İşte böyle bir sabaha uyanmak her şeye değer dostlarım. Biraz tembellik yaptıktan sonra kalkıp çadırdan çıktık. Ama bu manzaranın yanı sıra bizi bir sürpriz daha bekliyordu ki, köpek dostumuz sabaha kadar nöbet tutmuş, çadırın yakınından hiç ayrılmamıştı. 


Fakat buna böyle köpek deyip geçemezdik. O da bize yol arkadaşı olmuş, geceyi biz bilmesek de bizimle geçirmişti. Ona bi isim bulmalıydık. Suratı da bi yerden tanıdık geliyordu ama nereden bilmiyordum. Ve sonunda hatırladım. Suratı, Game of Thrones’daki Rick’e benziyordu. Evet evet, bildiğin Rick’ti. Biz de adını Rick koyduk. Rik gel buraya, Rik git oraya…

Mantarsız olmaz arkadaşlar, lütfen.

Sonra çadırı toplayıp geri dönme vakti gelmişti. Arkamızda böyle bir manzara bırakıyorduk:

Kamp alanında iz bırakmadığımızdan emin olmak istedik:

Biz geri dönerken Rick de bizle geliyor, bir ileri bir geri koşuşturup duruyordu:

Derken Rick, Pazar sabahı 9 buçukta eşofman takımlarını çekip kahvaltı etmek için arabalarıyla 2 saatlik yoldan gelen goygoycu İstanbulluların işgal ettiği tesis etrafında yeni insanların peşine takılmaya başlamış, bizle olan flörtü son bulmuştu. Ama olsundu, onu tanıdığımıza sevinmiştik. Biz de dönüş yoluna çıkacaktık ki, aniden yağış başlamıştı:

Havanın şakası yoktu. Olabildiğince kasvetliydi.

Fakat arada bir duraksayan sağanak ve şemsiyemiz sayesinde biraz yol almıştık ve yol güzeldi:

Bu noktalarda tekrar sağlam bastıran yağmurla daha fazla inatlaşmak yerine otostop çekmeye karar verdik. Çok nazik bir abi ve annesi bizi arabalarına aldılar hemen. Şile merkeze kadar da konforlu bi yolculuk yaptık. Merkeze geldiğimizde o üşümüşlüğün verdiği his ile kahvaltı tercihimizi sıcak çorbadan yana kullandık. Bir yandan yağmur yağmaya devam ediyordu. Bizim dönüş otobüsüne ise henüz 2 saatten fazla vardı ve Şile merkezi de biraz gezmek istiyorduk. Neyse ki biz çaylarımızı içerken yağmur dindi ve sahile doğru yürüdük.


Arka planda Karadeniz’in yaramaz dalgalarına göğüs geren şu kayaların sağladığı bu sahanlıkta sular durgundu ve henüz dinen yağmur yüzünden ortama kesif bir yosun kokusu hakimdi. Dalgalar önceki günlerin aksine daha kırılgan ve sessizce kumsala vuruyor, bize huzurlu bir manzara oluşturmaktan geri kalmıyorlardı. Ve evet, şu tepedeki kale. Sünger Bob Kalesi evet.

Burada keyifli bir mola verdikten sonra, sahil boyu biraz daha ilerleyip limana geldik. Burası uğradığımız son yerdi:

*****

Bakın ben çocukluğumdan beri doğayla içice büyüdüm. Küçükken, yazları babam işten çıkar çıkmaz denize giderdik, ne bileyim zeytinliğe giderdik bizim. Mangal yapardık, kafa dinlerdik. Bi de yaşadığımız şehir Bandırma, zaten ne kadar kafan yorulacak da kafa dinleyeceksin ama işte, giderdik ve kendimi iyi hissederdim. İstanbul ise insanın bütün enerjisini alıyor. Diyeceğim o ki, arada bir böyle doğaya karışmak, temiz hava, bol oksijen solumak benim için ihtiyaç durumunda. İşte arada böyle kaçamaklar yapıyoruz. Ne yapalım, 9-6 yolları bize bu kadarına izin veriyor. Sağ olsun Eylem de gönüllü bu işlere, hiç hayır demez. :)

Yorumlar