İhtişamın Büyüsü veya Berlin’de Kilometrelerce Yürümek

Berlin. Almanya’nın başkenti. Başkent gibi başkent. 3.5 milyonluk nüfusunu düşününce Almanya’nın bile en kalabalık kenti değil ama sanat ve kültürüyle, daha önemlisi tarihiyle ihtişamlı bir şehir. Avrupa’nın başkentlerinden birisi desem yalan olmaz.

Önceki yazımda Amsterdam’dan MFB ile Berlin’e geçeceğimizi söylemiştim. Sabahın çok erken bir saatinde Berlin’e vardık. Otobüslerin gittiği gar Berlin’in batısındaki Kaiserdamm bölgesindeymiş. Ve sabahın o saatinde herhangi bir dükkan bile açık değildi neredeyse ve yolumuzu soracak insan bile bulmakta zorlandık diyebilirim. Bu kentin önemli önemli atraksiyonlarının Alexanderplatz’da olduğunu biliyordu Eylem. Ancak biz nasıl gideceğimizi bilmiyorduk. Bu kez infocenter da olmadığı için şansımıza güvenip gördüğümüz ilk büyük cadde üzerinde yürümeye karar verdik.

Şansımız varmış ki doğru yolu seçmişiz. Biraz yürüyünce nihayet açık bir kaç dükkan denk geldi. Bulunduğumuz konumdan Alexanderplatz’a nasıl gideriz diye kime sorsak, metroya binin diyordu. Yürüyerek gitmek için çok uzakmış. Ancak bütün bir günümüz vardı ve paralar ufaktan suyunu çekmişti. O yüzden yürümeye karar verdik. Gideceğimiz yol kabaca şöyle:


Bi şey değil yani. 10 km kadar (tabi bunu o gün bilmiyorduk). Ve yol bizi korkutamazdı. Yola koyulmuştuk bile. Ama iyi ki de yürümüşüz her zamanki gibi. Yoksa en basitinden bunu göremeyecektik:
Berlin Zafer Sütunu

Zafer Sütünu ilk olarak şehrin bu noktasında değilmiş (eskiden Königsplatz’daymış, meclis binasının karşısında) ama yolumuzun üstünde görmemize sevindiğim şeylerden birisiydi bu dev heykel. Yakından çekilmiş fotoğrafları da var ama kaç gündür hep detay veriyorum, bu kez geniş açı olsun.

Burası kentin tam ortasında kocaman bir park. Pardon orman. Doğu-Batı diye ikiye ayrılmış haldeyken Berlin bu park, batıda kaldığı için Doğu Berlin’e haksızlık olmuş diyorum ben. Baya haksızlık yani.

Her ne kadar ormanın ortasından bu dev caddeyi geçirmişlerse de, yine de önemli derecede büyük. Haftada 2 gün gelip 3-4 km koşsan 80’i görürsün rahat.
Tiergarten
Burada biraz soluklandık. Sonra devam ettik. Planlarımıza göre az ilerilerde atraksiyonlu yerler olmalıydı. Biraz daha yürüyecektik sadece.

Almanların Parlamento Binasını bulduk sonunda.
Reichstag
İlk olarak 1894 yılında tamamlanan bu bina, II. Dünya Savaşında ciddi hasarlar aldıktan sonra uzun yıllar atıl durumda bırakılmış. İlk tamamlanma tarihinden hemen hemen 100 yıl kadar sonra, 1999’da tamamen restore edilmiş (restorasyon yaklaşık 9 yıl sürmüş, öyle alçı ile kaplayıp beton mikseri ile çimentoyu basıp gitmemişler 3 ayda).

Buradan sonra bir şeyler daha hareketli hale geldi. Etrafımızda turist grupları ve onlara etrafı anlatan rehberler belirdi. Ve evet, az ilerde görkemli Brandenburg Kapısı bizi bekliyordu. Bana sorarsanız bu kapı gerçek Berlin’e açılıyordu. Şimdiye kadar sadece dümdüz bir caddede gittik ama kentin nabzı buradan ilerde atıyordu:
Şehrin kapısı, Brandenburger Tor
Burası şimdiye kadar gördüğümüz en kalabalık meydandı Berlin’de. Onlarca turist vardı ve nihayet bir turist infocenter bulabildik. Gerçekten. Hemen gidip Berlin haritası da aldık. Bundan böyle atacağımız adımdan emin olacaktık. Ama Tor çok güzel değil mi arkadaşlar?


Yolda devam etmeden önce etraftaki kafelerden birinde oturup internet ihtiyacımızı giderip biraz soluklandık. Buradan ayrılmadan önce hatıra fotoğrafı çektirelim istedik:

Yola devam ettik. Bir binaya denk geldik ve sürekli girip çıkan insanlar vardı. Ne olduğunu anlamamız için bizim de girmemiz uzun sürmedi tabi ki.
Neue Wache
Bu son derece minimalist yapının içinde görüp görebileceğiniz tek şey ortadaki bu heykel. Savaş ve baskı rejimi kurbanları için Almanya Federal Cumhuriyetinin merkez anıtı. Burası savaş ve baskı rejimi yüzünden halkları ve yaşamını yitirenleri anmak için yapılan bir anıtmış. Ortadaki bu heykel, oğlunun cansız bedenine sarılmış bir anne tasviri. Ve işte, savaşların, yıkımların aldığı canları temsil ediyor… Heyhat, insanlık teknoloji ve maddiyat anlamında ne kadar ilerlemiş görünse de savaşlar ve kıyımlar konusunda ders almış görünmüyor. Dünyanın herhangi bir yerinde her gün nice anne evladının bedenine sarılmaya, ağıtlar yakılmaya devam ediyor ne yazık ki.

Arada alakasız yerlere de girdik arkadaşlar. Bu bina Humboldt Üniversitesiymiş:

Biraz daha ilerledik. Bulunduğumuz bölge aslında “müzeler adası” dedikleri yermiş. Ve bu bölge yılda neredeyse Berlin’in kendi nüfusuna eşdeğer sayıda turisti ağırlıyormuş (yaklaşık 3 milyon). Takdir edersiniz ki bütün müzeleri gezmek insanın zaten 2 gününü alır. Biz sadece Almanya Tarihi müzesine şöyle bir uğradık. Bu müze bile kendi içinde zaman dilimlerine göre bölgelere ayrılmıştı. Atıyorum, “1890 ile 1920 arası Almanya tarihi” gibi. O yüzden şöyle bi bakınmakla yetindik. Müze içinde Eylem, bir başka zafer heykeli ile poz verirken:

Bu binadan da çıktık. 
Gabriel sen misin? Üflesene artık ya.

Az önce bahsettiğim bu müzeler adasının tam karşısında Berlin’in bir başka sembolü olan Berliner Dom veya Berlin Katedrali duruyordu:

Buradan ilerisi artık Alexanderplatz oluyor. Burada pek çok alışveriş merkezi ve oturup bi şeyler yiyip içebileceğiniz yerler var. Ve merkez istasyonlardan birisi de burada.


Bu bölgede çekeceğiniz hemen her fotoğrafa girme potansiyeli olan bu uzun kule Fernsehturm. 368 metre yüksekliği ile Almanya toprakları dahilindeki en uzun yapıymış. Ortasındaki küre dönüyor filan işte. Alexanderplatz’da biraz oyalandık. Hatta alışveriş bile yaptık, ufak bir kaç şey aldık. Burası gerçekten hareketli bir bölgeydi. Sokak müzisyenleri, sokak sanatçıları filan bir sürü gırgır şamata vardı.

Tamam bunlar da hep bu şehrin sembolleri filan ama Berlin deyince akla gelen şeylerin başında o duvar geliyor arkadaşlar. Biz de bu utançtan geri kalanları görmek üzere yola çıktık. Ancak vaktinde koca Berlin’i ikiye ayırdığına göre, öyle ufacık bir duvar olacak değil. Ve hem batı tarafında hem de doğu tarafında bir takım kalıntılar varmış. Önce batı yönüne gittik.


Burada böyle bir anıt müze var. Duvarın kendisi bu değil. Ve etraftaki duvarlarda eskiden duvar varken çekilen bazı entresan fotoğraflar sergileniyor. İnsan bakınca gerçekten hayret ediyor. Ne biçim iş lan. Ülke filan ikiye bölünür tamam dersin de, şehir bölününce acayip değil mi gerçekten yani? 


Bu duvarlarda tünel kazıp da karşıya başarıyla geçebilen insanların fotoğrafları filan da vardı zaten. Çok acayip. Bu demir kazıklar ise eskiden duvarın geçtiği yerleri işaret ediyor. Bu yükseklikte ve bu genişlikte buradan geçiyormuş duvar. Taa kentin diğer ucuna kadar:

Burada daha fazla kalmamızı pek gerektiren bi şey yoktu. Şimdi duvarın diğer tarafına, bugün tam anlamıyla bir açık hava müzesine dönüşen “East Side Gallery”e gitmemiz gerekiyordu. Şu hani, boydan boya grafiti ve resimlerle kaplı olan duvarlara…

Duvarın CV'si
Şimdi ben de burayı galeriye çevirirdim ama o kadar abartmayayım.

Bunu çekmesek olmazdı ama. Buranın sembollerinden birisi budur:
Mein Gott, hilf mir, diese tödliche Liebe zu überleben
Bossu’nun 79 yılında çektiği iki komünist liderin öpüştüğü ikonik fotoğrafını bu duvara Rus ressam Dmitri Vrubel aktarmış. Yıllar yılı üstü karalanmış ve bir süre sonra bütün galeri ile birlikte 2009 yılında bu resim de baştan yapılmış. Yine orijinal sahibi Vrubel tarafından tabi. Ama bugün yine üstü karalanmış halde durmakta.

Biz buralardayken güneş artık alçalmaya başlamıştı. Sizin büyük bir kentten beklentiniz nedir arkadaşlar? Sanat, tarih, kültür, nizami ulaşım araçları veya akşama doğru uzanıp gün batımında kafa dinlemek mi?

Berlin, Berlin. Çok özel bir şehirsin sen. Ama güneşin alçalması, bizim de bu kentte geçireceğimiz saatlerin azaldığı anlamına geliyordu. Nehir kenarında biraz vakit geçirdik.
Telefonla çekildiği çok belli di mi?
*****
Bakın böyle fotoğraf çekmek filan iyi hoş da, bazı anları fotoğraflayamazsınız. Videoya da çekemezsiniz. Sadece yaşarsınız. Ve öyle bir anın geldiğini hissederseniz de, kesinlikle belgelemeye çalışmayın. Böyle anları kimseyle paylaşmak zorunda değilsiniz. Yanınızda özel bir insan veya sevdiğiniz dostlarınız, aileniz varsa bu anı onlarla yaşayın yeter.

*****

Bu gezide benim en çok etkilendiğim şehir kesinlikle Berlin oldu. Pek çok önemli yerini gezdik. Ancak bu kenti de etraflıca gezip yaşamak için 2 gece filan konaklamak gerek diye düşünüyorum. Ertesi gün Düsseldorf’tan İstanbul’a kalkacak uçağımız vardı. Ve geceyi Düsseldorf’a giden MFB’de geçireceğimiz için Check Point Charlie’ye gitmeye vaktimiz kalmadı. Sadece ona üzüldüm biraz. Ama tekrar kesinlikle gitmek istediğim kentlerden birisi Berlin. Ne zaman tekrar gidersek o zaman gideriz.

Burası gezimizde gittiğimiz son şehir oldu (tamam daha Düsseldorf da var ertesi gün ama uçak saatine kadar pek bi aksiyon yapamazdık zaten). Ve de finale yaraşır, etkileyici bi şehirdi benim için. Çok eğlendik. Eylemle beraber kilometrelerce yürüdük. Bütün şehirlerde yürüdük aslında. Avrupa, şehirleri İstanbul’daki keşmekeşe alışınca çok durağan geliyor insana. 

Öyle işte blog....

SON
_____________________________
Seyahat güncesinde 6. gün. 6. şehir.
Nereden geldik: Amsterdam
Nasıl geldik: Mein Fern Bus ile
Nerede konakladık: Düsseldorf’a giden Mein Fern Bus’da. :(
Hostel notu: –

Yorumlar