Amsterdam'da Çıtayı Yükseltmek

Gezimize devam ediyoruz. Amsterdam. Listemizdeki en heyecan verici şehirlerden birisiydi şüphesiz. Şimdiye kadar gittiğimiz en büyük kent üstelik. Açıkçası Rotterdam ile aralarında bu kadar az mesafe varken iki kent nasıl birbirine bu kadar zıt olur, hayret etmiştik.

Sabah istasyona gelip trenden inince bu kentin aslında sırt çantalı gezginler arasında en popüler şehirlerden biri olduğu gerçeğini anlamamız hiç uzun sürmedi. Tren garı bizim gibi çantalı insanlarla kaynıyordu. Peki ama bu kadar insan madem buraya gelmiş etmiş, neden garda takılmaktaydı? Çünkü dışarıdaki yağmurda şırk olmak işten bile değildi.

Dolayısıyla biz de biraz bekleyelim dedik. Zaten burası o kadar turistik bi kent olmuş ki, info center’dan şu bizim meşhur haritalardan almak için bile 10 dk sıra beklemek gerekiyordu. Biz de akşam dönüş otobüsünün kalkacağı yeri soralım, gidilecek yerleri bulalım filan derken, en sonunda bi şemsiye alıp çıkmaya karar verdiysek de, biz 100 metre uzaklaşmadan yağmur dinmişti. Yerler ıslak, hava serin.


Şimdi bu kentte konaklama planımız yok. Zira akşam Mein Fern Bus ile Berlin’e yola çıkacağız ve geceyi otobüste geçirmiş olacağız. O yüzden pek şımarmaya vakit bulamadık. Bir de sırt çantalarını istasyonda bırakmamız gerekiyordu. Adamlar sağlam yere tezgah atmış abiler. Yüzlerce dolap var, her biri dolu neredeyse. Üstelik Almanya’ya göre çok daha pahalı. Sadece kredi kartı ile ödeme yapabiliyorsunuz. Nakit asla geçmiyor. Kartınız yoksa birine nakit vermeyi teklif edip sizin yerinize ödeme yapmasını rica edebilirsiniz. İlla biri kabul eder sanırım.

Uzun lafın kısası, yolda işte böyle bulduğumuz rastgele bir sokaktan girip gezelim dedik. Üç beş enteresan dükkana girip şöyle bir gezdik. Derken kendimizi meydanda bulduk.
Amsterdam Kraliyet Sarayı
Amsterdam turun bu aşamasına kadar gittiğimiz en büyük kent demiştim. Ve en az homojenize şehir sanırım, kozmopolit bir yapısı var. Yağmur dinse de hava kasvetini korumaya devam ediyordu. Bizim esas gitmek istediğimiz yer şu meşhur I amsterdam yazısının olduğu yer. Bu defa yürümek adına ilk anda gözümüzü korkuttuğu için tramvaya binip gitme kararı aldık. Müzeler Meydanına giden tramvaylar ile gidiliyormuş. Hangi numaraya binmemiz gerektiğini öğrenir öğrenmez bindik. Bu kentin bir güzelliği de, tramvaylarda direk bilet alabiliyor olmanız. Saatlik olanı var, günlük olanı var.

Derken aradığımız yere gelmiştik… Van Gogh müzesi için bilet kuyruğuna girmiş kalabalık ve tek fotoğrafa sığdırması çok zor olan I amsterdam.

Pek tabi, bütün bu insanlar da bizim gibi hatıra fotoğrafı çekme derdindeydiler ve bitmek tükenmek bilmez bir sirkülasyon cereyan etmekteydi bu harflerin etrafında. Üst fotoğrafta da var ama, detay bazen geniş fotoğraftan daha iyi. Eylem, S harfi ile bana atıfta bulunurken:

Buranın renkli bir yer ortam olduğu gözden kaçmıyor. Zaten müzeleri ile ünlü bir kent ve burası tam da müzeler meydanı. Buradan hemen 50 metre ilerde Van Gogh müzesi vardı. Fakat öyle bir kuyruk vardı ki (bilet alma kuyruğu değil, giriş kuyruğu bildiğin), günümüzü heba etmekten korkup etrafında dolanmakla yetindik. Dışarısı da renkliydi yeterince.

İnsanlar türlü şeylerle turistik atraksiyon yaratıp para kazanabiliyor arkadaşlar. Simit satıp onurlu yaşamak da bunlardan biri bizim İstiklal’de. Veya böyle baloncuklar yapın, ne bileyim… Hoş görüntüler neticede.

Burayı da gezdikten sonra, aslında burasının da o kadar büyükçe olmadığını ve yürünebilir olduğunu kavramıştık. Ve hemen bütün tramvaylar aynı güzergahta ilerliyordu. Geldiğimiz yeri kaybetmek ne kadar zor olabilir, diyerek günün kalanını yürüyerek geçirmeye karar verdik.

Bir ilan panosuna ufak rötüşlar yapmış birisi:

Acelemiz yoktu ve günün kalanını pekala yürüyerek geçirebilirdik. Zaten tramvayda önünden geçip gittiğiniz yerlerde pek çok şey kaçırabiliyor insan. Samimi söylüyorum.

Hollanda’nın haklı gurur kaynaklarından bir diğeri bisiklete hayati derecede önemli veriliyor olması. Şuraya baksanıza… İnsan bıraktığı yeri unutup karıştırır:

Bisiklet yolu ayrı. Bisiklet için ayrı trafik lambaları var. Yaya için ayrı yol, araba için ayrı. Kimse kimseye karışmıyor. Bisikletle giderken arkadan araba gelir çarpar mı, maganda laf atar mı… bilmem ne derdi yok. Medeniyet. Demek ki neymiş? Duble yol değil bisiklet yolları yapmak ve bunun diğer taşıtlarca istismar edilmeden efektif bir şekilde kullanılması imiş medeniyet.

Dedim ya, her yer bisiklet. Boş yer bulan bırakıyor. Bırakıyor dediğim, bisiklet bu kadar yaygın olmasına (yani hemen herkesin vardır herhalde) karşın kilitlemeden bırakanı görmedim. Demek çalıntı olayı çokça yaşanıyor.

Burası da rastgele girdiğimiz bir başka sokak. Eşcinsel evliliğin zaten yasal olduğu bir ülke de olsa, böyle renkler güzel geliyor insana:

O sokaktan bu sokağa giderken, gökyüzü mavi açıyor ve güneş yüzünü gösteriyordu. Güneşin bu ülkelerde bu kadar değerli olduğunu tekrar idrak edip önceki gün Rotterdam’da güneşi fırsat bilip çimenlere serilen insanlara hak verdik. Hani Ağustos filan demiyor, yağıyor yağmur.

Bi yerden dönünce bir sürü hediyelikçinin bi arada olduğu bi yere geldik. Türlü çeşit magnet, kartpostal ve diğer şeyler. Ama üzerinde Amsterdam yazan tişörtlerden çok Amsterdam baskılı şemsiyeler satılıyordu her dükkanda. İnanın öyle. Eh tabi, ot yetiştirmenin, üzerinde bulundurmanın ve içmenin de bu ülkede yasal olduğunu tekrar hatırlatmaya gerek yok:

Orada da biraz takıldık. Ne de olsa her uğradığımız şehirden kart, magnet vb almak adettendir. Fakat takdir edersiniz ki bu kadar yürüyüşten sonra bir yemek molasını hak ettik. Burası da Amsterdam’ın en işlek yerlerinden birisi olan Reguliersbree caddesi:
Reguliersbreestraat
Burada eski bir sinema & tiyatro binası vardı. Pek çok başka mağaza filan. Az ilerisinde, Amsterdam’ın bir başka ünlü ressamı olan Rembrandt’ın heykelinin bulunduğu aynı ismi taşıyan meydana vardık.

Amsterdam ressamlarıyla ünlü bir şehrimizdir.
Bu meydanın atmosferi çok güzeldi. Üsteki fotoğrafı çektikten yaklaşık 30 saniye sonra, bi kaç rastalı genç tam ta heykelin önüne yayılıp çalgılarını çıkardılar. Ve tabi konsepte uygun sokak müzikleri icra etmeye başladılar. Hani bir deyiş var ya, Roma’da Romalı olmak diye, biz de Amsterdam’a gitmişken gereğini yerine getirdik, aklınız kalmasın…

Burada da yeterince vakit geçirdiğimize kanaat getirdikten sonra, yavaştan geri dönüyorduk. Tram yoluna paralel, yine etrafa bakarak, aheste. Bisikletleri çok seviyoruz. 

Geldiğimiz rotayı takip edince, sabah gittiğimiz Kraliyet Sarayı meydanına tekrar geldik. Ancak burası açan güneşle beraber daha da hareket kazanmıştı.
Demiştim bu şehir heykelleri ile ünlü diye.
Şaka bir yana, kent meydanlarında böyle heykel adamlar ve türlü kostümlerle poz verip para kazanmaya çalışan insanlar çok. Fotoğraflarını çekerken sizi fark ederlerse önlerinde duran ufak kutuya para atmanızı işaret ediyorlar sonra. Atmazsanız ne oluyor bilmiyorum. Aklınızda bulunsun.

Giderek yakın zaman hafızamıza tanıdık gelen sokaklardan geçmeye başladık. İstasyona geldik. O sıra istasyon çevresinde bir hareketlilik vardı ve polis araçları gelmeye başlamıştı. Bi an merak edip refleks olarak sorduk birisine. O gün Ajax’ın maçı varmış. Taraftarlar da biraz taşkınlık etmiş filan.

Velhasıl, bir kente daha veda etme zamanı gelmişti. Bu çektiğim son fotoğraflardan birisi. Keşke tüm gün hava böyle olsaydı:

İstasyon önündeki otobüs duraklarından bir başka büyük istasyon olan Sloterdijk’a gittik. Oradan da MeinFernBus’a ulaştık. MFB veya diğer adı Flixbus, hayvan gibi büyük bir otobüs şirketi. Avrupanın hemen her yerine giden otobüsleri var. Uzun menzil olunca otobüsler iki katlı oluyor. İçeride tuvalet bile var. Koltuklar geniş ve ferah. Zaten yolculuk yapan ekip yaşlı teyzeler değil sizin kafada sırtçantalı yedi milletten genç insanlar. Ayrıca otobüs içinde yiyecek ve içecek de var. Bira filan satın alabiliyorsunuz yani. Tren pahalı iken bu otobüslerle de aynı hazzı yaşamak mümkün o bağlamda.

Otobüs hareket etti ve bu kadim kente veda ettik. Bakın Amsterdam gerçekten büyük bir şehir, etraflıca gezip müzelerini ziyaret etmek isterseniz (Van Gogh, Madam Tussadus vs) ve gecesini gündüzüne katıp atmosferini bütünüyle solumak isterseniz en az 3-4 gece kalmak gerekir diye düşünüyorum. Biz biraz demo tadında her şeyden kısa kısa tattık. Tadı damağımızda kaldı ve umarım bir gün tekrar gideriz dediğim bir şehir oldu Amsterdam.

Otobüsümüz Hollanda’nın doğusuna doğru yol alırken.
Sırada Berlin vardı. Ben de ilerleyen günlerde Berlin’i de yazacağım.

Şimdilik sağlıcakla.
_________________________

Seyahat güncesinde 5. gün. 5. şehir.
Nereden geldik: Rotterdam
Nasıl geldik: Tren ile
Nerede konakladık: Berlin’e giden MeinFernBus’da.
Hostel notu: –

Yorumlar