Anvers: Şehri Keşfetmenin Güzelliği

Kaldığımız yerden devam ediyoruz. Gezimizdeki 3. günümüzde bir diğer Belçika kenti olan Anvers’e düştü yolumuz. Antwerp, sonrasında bizim de deneyimlediğimiz gibi gezginler arasında bile pek bilinen bir şehir değilmiş anlaşılan.

Fakat bu kötü anlamına da gelmiyor. Brugge’den trene binip buraya geldik. İndiğimizde karşılaştığımız istasyon, aslında kentin tarihi hakkında bize ipucu veriyordu:
Anvers Merkez İstasyonu

İlk yaptığımız iş burada da turist info center’ı bulmak oldu. Yine kalacağımız hostelin adresini verip harita üzerinde göstermesini rica ettik görevliden. Çok cana yakın bi abla vardı, sağ olsun hemen yardım etti bize.

Avrupa kentlerinin en iyi şeylerinden biri bu büyük istasyonlar
Tramvaya binip istasyonun bu görkemli atmosferinden ayrılarak yola çıktık. 3-4 durak mesafede olması gerekiyordu hostelin. Gideceğimiz durağa geldikten sonra fark ettik ki, bu mahalle geleneklerine son derece bağlı Yahudilerin çoğunlukta olduğu bir bölgeymiş. Böyle sokakta siyah elbiseleri ve şapkalarını takmış bir takım insanlar oraya buraya gidiyordu.

Hosteli bulmak teorik olarak kolay, pratik olarak zordu. Abi ne bi tabela, ne bi hostel yazısı. Bildiğin adresteki kapı numarasına bakarak bulduk evi, ay pardon hosteli. Ama zaten mekanda bildiğin ev havası vardı. İşleten kadın sanki evin diğer odalarını kiraya vermiş gibi.

Neyse. Eşyaları bırakıp kent merkezine gitmek için geldiğimiz tramvay istasyonunda beklerken, bizim konuşmalarımızı duyan bir abi Türk müsünüz diye sordu gene. Biz de hazır ayaklı kaynak bulduk diye içten sevinerek yapıştık adama. Elimizdeki haritayı gösterip, nereye gitsek iyi olur filan diye danışacağız ya. Oysa adam, bu kentte bi şey yok adamların tarihi mi var ki bi şey olsun zaten gençler, filan dedi. Bizde moral direk 0. Bütün gün ne yapacağız şimdi diye düşünmeye başladık daha öğle saatinde.

İstasyon sanıyorum ki kentin tam merkezinde konuşlandırılmış. Buraya gelince bi kaç sokağa rastgele girdik ve gezinmeye başladık. Karnımızı doyurup sağa sola baktık. Fakat gerçekten de kentte bi aksiyon varmış gibi gelmiyordu. Ama elimizdeki haritaya göre bi yerlerde bi şeyler olmalıydı. Akabinde Eylem’in bu dönemlerde geliştirdiği harita okuyuculuğu yeteneği sayesinde yolu doğrultup devam ettik.

Bakın hem şehirler küçük, hem de vaktimiz var diye mümkünse toplu taşıma araçlarını kullanmadan geziyorduk şehirleri. Hem bi mekan görürsek enteresan hemen girebilelim diye. Böyle oyana buyana bakınırken işlek bir caddeye geldik. Herhalde oranın alışveriş caddesi filandı. Meir diyorlar buraya:

Tipik gotik işlemeli binaların sağlı sollu yükseldiği bu cadde üzerinde yürümeye devam ettik. En güzeli. Yol nereye biz oraya. Sanırım Anvers konum olarak bir kaç hava yolunun kesişim noktası gibi. Ne zaman gökyüzüne baksak böyle kesişen uçak izleri görüyorduk çünkü. Gün boyu devam etti üstelik.

Yine o detaylar:

O ana kadar etrafımızdaki bu binalardan dolayı bizi nelerin beklediğini görmemiz mümkün değildi ama köşeden dönüp de meydana baktığımızda gördüklerimiz, durakta karşılaştığımız o adamın söylediklerini unutturmaya adaydı.

Ünlü ressam Peter Paulo Rubens bizi selamlıyordu.
Ve arkadaki muazzam gotik kule şimdiden heyecan yaratmıştı. Soluğu dibinde aldık…
Onze-Lieve Katedrali. Dibinde olunca kadraja sığdırmak çok zor.
1521 yılında tamamlanan bu 120 metrelik görkemli bina gerçek anlamda çok büyük. İnsan o dönemlerde böyle yapıları kimin nasıl inşa etmeyi başardığını merak ediyor. Bir de içinde Rubens’e ün kazandırmış tabloları varmış. Sanıyorum meydandaki heykel de varoluşunu buna borçlu. Ama buraya sonra tekrar dönmek üzere, biraz daha gezinmeye karar verdik.

Büyük meydana geldik. Arkamızdaki bu bina belediye binası. Bakın belediye binası diyorum, böyle ayna kaplı plazalar gibi değil, tarihi olmayan bir kent için çok eski sanki? 1564 yılında yapımı tamamlanmış.

Hemen arkamızda duran heykel Silvius Brabo. Rivayet olunur ki, Scheldt köprüsünden geçmek isteyen insanlardan sevimsiz bir dev haraç istermiş. Parası olmayan insanların ellerini bileklerinden kesip nehre atarmış. Gün olup devran dönünce, Brabo bu devi alt etmiş ve bu kez o devin elini kesip nehre atmış. Bu heykel bunu simgeliyor:
Brabo heykeli ve tarihi lonca binaları.

Burada da oyalandıktan sonra yolumuza devam ettik. Bu kez karşımıza taş bir kale çıktı:
Het Steen. Gerçek çevirisi ile de taş kale.
Hemen bu kaleyi de gezdik. Scheldt nehri kıyısına bakan banklarda biraz dinlendik. Nehire bakan bir tepe vardı. Buralarda tam olarak ne derler, hani çıkıp bi bakarsın. Seyir terası gibi.

Oraya çıkınca kent arkamızda böyle kalıyordu:

Daha önce belirttiğim gibi, tekrar arkamızdaki katedralin olduğu yere gitmeye karar verdik. Zaten henüz kendimize kartpostal, pin filan bile almamıştık.

Bakın bu katedral gerçekten çok büyük. Hani Sinan’ın görkemli camileri de böyle. İnsanda gerçekten hayranlık uyandırıyor. Yapıldıkları dönemlerin teknolojisini hayal etmeye çalışmak dahi güç, ama insanlar böyle şeyleri gerçekten yapmış. Artık çalışan insanlarda da dini adanmışlık mı diyeyim, ne azim varmışsa, kusursuz şeyler inşa etmişler. Muhtemelen dünyada pek çok yer var böyle.
Eylem bu dev yapının kapısı önündeyken. Büyüklüğünü idrak edin işte.
Yine detay vereyim, Bu da kapının etrafında taç olmuş küçük heykellerin bir görüntüsü:

Baksanıza hepsi birbirinden farklı, hepsi tek. Hepsi el yapımı. Muazzam. Oradaki figürler de sanıyorum ki mahşer gününü simgeliyor.

Velhasıl, bu meydanda da yeterince vakit geçirdikten sonra geldiğimiz cadde üzerinden yavaştan dönelim dedik. Yol üstünde, ayıptır söylemesi Belçika waffle’ı da yedik.

Akşam güneşinin yumuşak ışıklarının aydınlattığı Meir’de gözüme bu görüntü takıldı. Baksanıza:
Altın Kızlar
Bu kentte çektiğim son fotoğraflardan birisi bu oldu. Sonra hostele geri döndük. Böylece bir kenti daha gezmiş olduk.

Açıkçası benim bu kent hakkında pek bilgim yoktu ve dolayısıyla beklentim de yoktu. Ancak sabah karşılaştığımız o eleman yüzünden ibre eksiye dönmüştü. Fakat kaybedecek bir şeyimiz yoktu. O yüzden gönül rahatlığıyla kenti kendi başımıza keşfettik. Ve inanın değdi. Ben anlamıyorum, sanırım bu tip insanların gezilip görülecek yer anlayışları hareketli mekanlar filan oluyor sanırım. İki yer göreyim, iki kültür öğreneyim yok. Yok, çünkü uçkurunu düşünmekten ilerisini düşünemiyor adamlar.

Sonuç olarak, iyi ki gelmişiz, iyi ki gezmişiz dediğim bir şehir oldu Anvers. Seriye Rotterdam ile devam edeceğim.
_____________________________
Seyahat güncesinde 3. gün. 3. şehir.
Nereden geldik: Brugge
Nasıl geldik: Aktarmasız tren ile
Nerede konakladık: Boomerang Hostel
Hostel notu: 3/5 (pespaye bir yer ama ucuzdu)

Yorumlar