Neden Artık Yazmıyorum veya Bir Koşu Bozcaada

Selam blog.

Murakami demiş ya, “Koşmasaydım Yazamazdım” diye. Ben de koştuğum için yazamadım aylardır. Yok, şaka elbette… Bir takım şeylerden dolayı yazamadım. Hem aslında kitabın orijinal adı “koşmak dediğimde asıl kastettiğim” gibi bir şey oluyor ama, Can Erkin Hoca’nın vardır bi bildiği herhalde.

Günün birinde İBB'nin Beyaz Masasına işim düşüyor. Telefondaki yetkili mail adresim dahil iletişim bilgilerimi istiyor filan. İşte o zamandan beri o mail adresime IBB’den çeşitli duyurular geliyor. Yok işte metro açılacak, yok bilmem ne olacak filan. Birkaç ay öncesi. Bu kez İstanbul Yarı Maratonu ve 10k koşusu için erken kayıtlarda son günler gibisinden bi şey diyor. Ofiste bilgisayar başındayım. Düşünüyorum. "Tamam, yarı maraton senin neyine. Ama 10 kilometre lan, 10k. Koşarsın herhalde Sinan," diyorum. Hemen kayıt formunu dolduruyorum.

*****

Şimdi buraya kadar her şey güzel. Ama düşünün ben ne zamandır spor yapmıyorum doğru düzgün. Bir anlık gaz. Olsun diyorum, arada antrenman yaparım. 10k, ne olacak. Ama babaannem hastalanıyor. Ben neredeyse her hafta sonu Yeni Kapı-Bandırma arasını feribot ile geçiyorum. Benim koşu antrenmanları yalan oluyor.

Derken yarış günü ben ortamda böyle boy göstermiş oluyorum. Yasemin çekti:


Olayım şu, yarışı hiç durmadan ama hiç; yürümeden veya durmadan yarışı bitirmek. İrade testi biraz. Kondüsyon sıfıra yakın. Nefes tekniğini az çok biliyorum işte. Maraton start alıyor ve ben koşmaya başlıyorum. Ayağımda ta üniversite 1 ya da 2. sınıfta aldığım koşu ayakkabılarım var. 1 saat 11 dk sonra bitiş çizgisini geçiyorum. Ama durduğum an ayak bileklerim kitleniyor. Ben pert. Ben perişan. Sonra Eylem ile buluşup kahvaltı ediyoruz. Ama ben yere yapıştım yapışacağım. Böyle seke hoplaya eve geliyoruz.

Akşam ayaklarımın iç tarafları su topluyor. Ama zaten ben biliyordum. Son 3 km~ kala tabanlarımın yandığını hissediyorum. Ama bırakmıyorum da. Hiç durmadan bitiriyorum dediğim gibi. O gün anlıyorum ki, bir ayakkabının eskimiş olması için yırtık, sökük veya açığı olması gerekmiyormuş. Ayakkabı taban desteğini yitirmiş. O kadar yıl üstüne bas, koş, yürü, bisiklet sür, ehh, dayanır mı yani?

Geçen gün yine ofisteyim. Öğle yemeğine çıkarken Yasemin’i gördüm. Selam verdim. Yasemin bu işleri takip ediyor baya. Diyor ki, 9 Mayıs’ta Bozcaada’da maraton var. Hmm, diyorum. Bozcaada. Eylem diyorum, bizim aslında oraya gitmek gibi bi isteğimiz vardı bi aralar. Bahar gelmiş. Çanakkale’ye gitmiş oluruz hem. Maraton, Bozcaada, kamp, yolda olmak filan.

Eylem’e haber veriyorum. O da koşacak bu kez. Hemen karar alıyoruz. Şak diye, 5 dakikada değişiyor bütün işler. Aslında zaten bahar geliyor, çadır madır alsak sağa sola gideriz bari hafta sonları diye kafamızda taslak da vardı hani. Koşa koşa Decathlon’a gidiyoruz.

Decathlon keşke bize sponsor olsa :(
*****
8 Mayıs Cuma gecesi yola çıktık. Sabah henüz gün doğmadan Çanakkale ili sınırları dahilindeydik. Kordon’a indik bir çorba içeriz diye. Gün yeni doğarken Saat Kulesi meydanı böyleydi. Kimse yok:

İstanbul bizi hapsetmiş. İlaçlayıp berbat etmiş. O kadar alışmışız ki bu karmaşaya. Çanakkale -fahri memleketim, evet- bana boş geliyor. Yahu saat 7 olacak, açık bi tane dükkan yok. Karnımız aç abi, kahvaltı edip Bozcaada’ya gideceğiz daha. Yok. Ah bu Çanakkale rahatlığı… Ama yok, sorun orada değil, sorun İstanbul’un ve iş temposunun bizi alıştırdığı bu hayat. Halbuki olması gereken Çanakkale kafası herhalde.

Bir de ben bu aralar mobil fotoğraf takılıyorum sadece, iPhone 4S eski biraz ama kamerası çoğu zaman işimi görüyor diye emektar GF2 çoğunlukla yanımda olsa bile çıkarmaya üşenip iPhone ile çekiyorum. Buradaki pek çok fotoğraf telefonla çekildi. Tek sorun fotoğrafların sağ tarafında bir bulanıklık oluyor. Telefonu defalarca yere düşürünce lensin fıtratı kaydı herhalde...


Sonra teferruatlı bi şekilde Bozcaada’ya ayak basıyoruz. Ada’ya bahar gelmiş. Her yer rengarenk. Yo kenarları gazanyalar ve gelinciklerle kaplı hep. Sonra kamp alanına gidip sistemi yerleştiriyoruz. Bizim gibi başka spor severler de aynı mecrada:

Koşu alanına gidiyoruz. Maratonun başlamasına az kalmış. Isınmalardan hemen önce yeni ayakkabılarımız ile etrafa ışık saçarken kayıtlara geçsin istedim. İnanın GF2 ile çektiğim nadir fotoğraflardan birisi:

Başlamadan önce birisinden fotoğraf rica ediyoruz. Motivasyonumuz tam:

Tişörtlerimizde yazdığı gibi Bozcaada geçici bir nüfus patlaması yaşadı. Her yer koşucu. Yarışa hazırlanıp start çizgisine doğru yol aldık bir süre sonra. Start çizgisine giden yolda sıraya geçtik Eylem, Yasemin ve ben. Sonra start verildi ve koşmaya başladık.

İlk bi kaç yüz metre beraber olsak da, ben hafiften tempomu arttırdım. Sonra yavaşlamak da istemediğim için bir baktım ki mesafe açılmış. Eylem ve Yasemin arkamda kalıyor. :(

Bozcaada biraz zorlu bir parkurmuş. Eğim çok bi kere. ilk 5 km içinde iki tane bayır var. Çık çık bitmiyor arkadaş. Pek çok koşucu enerjisini tasarruf etmek için yürür vaziyete geçti. Ben ise düşük tempoda koşarak çıktım. Bir yandan kendimi motive ediyorum, bu çıkışların inişi olacak oğlum Sinan, o zaman koyvereceğiz diye. Ancak 5 km’den dönünce o bayırların inişinde müthiş bir de rüzgar bu kez cepheden esiyor üstümüze. Yok, bayır inmenin tadı kalmıyor. Bütün motivasyonum da elimde patlıyor böylece.

Bir yandan acaba Eylem Reis ne yaptı, aramız çok mu açık, şurada beklesem mi diyorum. Ama ya yarıda bıraktı ve çoktan döndüyse, o zaman beklesem de ne olacak diyorum. En iyisi derhal bitiş çizgisine yaklaşmak. Bir şekilde yarışı bitiriyorum. İstanbul yarı maratonunda 10k koştuğum ile hemen hemen aynı süre. Ancak emin olun bu parkur bana +10 dakika eklemiştir.

Ben madalyamı alıp dinlenme alanına çekilince bir süre sonra Eylem de geldi alana. Sarılıp çekiliyoruz bir kenara. Dinlenip bir şeyler yiyoruz. Elma filan. Yahu maratondan sonra simit dağıttılar, simit. Bildiğin susamlı filan. Oğlum koşmaktan midem yer değiştirmiş. Böyle kaybettiğimiz mineraller, kaloriler filan var. Adamlar simit dağıtıyor. Kandil mi lan bu, ne simidi? Muz ver, nugabar filan ver. Maden suyu ver en kötü.

Neyse işte. Bütün o telaşeyi geride bırakınca bu anın keyfini sadece #koşanbilir arkadaşlar:

Kamp alanına dönmeye karar veriyoruz. Ama öncesinde yarış alanına gelirken gördüğümüz o plajlar yok mu, aklımız orada kalıyor. Sonra plaja gidip, buraya kadar gelmişken deniz sezonunu açsak mı diyoruz. Deniz müthiş soğuk. Plajın adı üstünde Ayazma. Burası temmuz ayında bile soğuk. Daha Mayıs 9. Adanın her yanı rüzgarlı. Ama yürek dayanmıyor o canım denizi görüp de bi girip çıkmadan gitmeye. Koşup atlıyoruz ne yapalım. 10 saniyeliğine de olsa sezonu açmış oluyoruz. :)

Ama baksanıza, plaj da plaj hani. Değil mi şimdi?
Ayazma Plajı
Bir şekilde akşamı ediyoruz. Bana kalsa saat 8’de de uyurum inanın. Ben oturur vaziyette uyuyabilen bi adam değilim. Otobüs, uçak veya babamın arabası olsun gene uyuyamıyorum. Japonya’ya gidip gelirken de kafayı yiyecektim. 10 küsur saat. Bitmiyor. Bu sefer de gece yolculuğu yaptık. Yine uykusuzum.

Uyumadan önce gökyüzüne bakıyoruz. Binlerce yıldız var. Bu gerçekten müthiş bir şey arkadaşlar. Bizim İstanbul'da gördüğümüz en açık havada 8-10 büyük yıldız. Bunu görmek bile yorgunluğu alıyor. Sonrasında uyuyoruz… Sabah kalkmak ise çok zor. Ancak geri dönmemiz gerekiyor. Kalkıp çadırı topluyoruz. Yol boyu gene çiçekler, böcekler. Birkaç fotoğraf çekerek zamanı ağırdan alıyoruz. Selfie çubuğumuz bile var. O derece telefona yapıştım:

Adanın iskeleye yakın yerlerinde kahvaltı ediyoruz. Ada mavi. Ada güzel.

Kahvaltının sonlarına doğru böyle bir arkadaş kafasını masanın altından çıkarıyor:

Gördüğünüz gibi kameram masanın üstünde ama ben gene telefonla çektim. Tembellik mi desek, pratiklik mi bilemiyorum. Kedi de gelmek için geç kalıyor zaten. Ona verebileceğimiz türden bütün şeyleri biz çoktan mideye indirmiştik. Kuru ekmeği yemeyeceğini de biliyorum.

Neyse efendim. Ada'da son dakikalarımızı sağda solda geçiriyoruz. Bozcaada Limanı:

Hangisi telefon, hangisi kamera ile çekildi bunların?

 Sonra feribottan son bi kez Ada’ya bakıyoruz. Birazdan bu denize açılacağız.

Sonrası mı? Sonrası otobüs, yol ve İsanbul. Sonrası elde kalan bu güzel anılar, fotoğraflar ve müthiş bir de deneyim oluyor bizim için. Sonrası tatlı bir yorgunluk ama hepsine değiyor. Böyle şeyler yapmak lazım arkadaşlar. Ben bundan en son önce Gezi Parkında çadırda kalmışım. 2 yıl olmasına bir kaç gün var. Böyle olmamalı. :(

Neyse. Bu maraton vesile oldu da malzemeleri topladık. Belki bundan sonra daha çok faaliyet yaparız. Umarım...
___________________________

Güncelleme: Instagram’da #koşanbilir etiketi ile paylaştığımız fotoğraf, o gün gönderilen fotoğraflar arasında New Balance jürisi tarafından en beğenilen 5 fotoğraftan birisi olmuş. Bu etkinlikten 250 TL’lin hediye çeki kazandık. Çek dün elime geçti, biz de gidip koşa koşa harcadık.


Teşekkürler New Balance. :)

Yorumlar