Heybediada'da Sonbahar Rapsodisi

Selam blog.

Belki gündem bu kadar yoğun ve karmaşıkken yazmanın sırası değil ama inanın yıldım, usandım. Bir sürü insan durduk yere ölmeye devam ediyor. Geçenlerde bayram, eş dost aile ziyareti vb. derken yolculuklarda okumak için yanıma Tamaro’nun Yüreğinin Götürdüğü Yere Git kitabını okumaya başlamıştım. Henüz bu kadar alevli bir ortam yoktu ama, şu satırları okuyunca haklı olsa gerek diye düşünmeden edemedim:

Anlayacağın kan dökülen bir yere, tekrar, tekrar kan dökülecektir, demek oluyor bu. “Yeryüzü,” demişti medyum sözünü bitirirken, “bir vampire benziyor, kanın tadını bir kez aldı mıydı yeniden istiyor, tazesini ve daha çoğunu arzuluyor.” (*)

Evet, kitapta bahsi geçen medyum haklı herhalde. Mezopotamya’nın, Levant’ın, bu coğrafyaların toprakları hep daha fazla kan istiyor sanırım.

Dün şöyle havalar iyice soğumadan, dallardan yapraklar düşmeden yine Heybeliada’ya gidelim dedik. Hem kafa dağıtır, hem de huzur buluruz belki doğada diye. Evet, aslında yazmak da istemiyorum böyle yerleri. Daha çok popüler olur, daha çabuk kirlenir diye endişe ediyorum… ama yazmadan da edemiyorum gene.



Neyse işte. Adalar güzel gerçekten. Bir İstanbullunun sığınabileceği en yakın doğa kucağı mı desem? Diğer adaları bilmiyorum ama Heybeliada öyle en azından. Sanırım Çanakkale'de Kilitbahir benim için neyse İstanbul'da bu. Hele bu mevsimde, bir de hafta içi gidince çok daha tenhaydı. En fazla 10 bisikleti gördüm desem abartmış sayılmam.


Biz de işte, gördüğünüz gibi, kahvaltımızı yaptıktan sonra bisiklet kiraladık hemen. Ben hem adayı hem bisiklete binmeyi çok özlemişim. Vakit kaybetmeden turlamaya başladık. Ancak bu kez bütün gün bisiklet ile gezmeyi planlamıyorduk. Tur attıktan sonra bir de yayan Alman koyuna inip denize nazır keyif yapacaktık.


Yollar güzeldi:

Tabi ki zamanımız bol olduğundan sanki ilk defa geliyormuş gibi sağda solda durup fotoğraf çekmeyi, dinlenmeyi, manzarayı izlemeyi ihmal etmedik:

Sonracığıma, yine tepedeki kilisenin oraya geldik. Atlar vardı. Atları bilirsiniz, adalarda faytonlar var hep. Sevmeye çalıştık ama pek yakın durmadılar bize. Biz de rahatsız etmeyelim dedik:

Ama atlar güzel hayvanlar:

Eski kilisenin önündeki salıncakta sallanmayı da ihmal etmedik tabi ki:

Geçenlerde bahsettiğim gibi, bir de yeni kameramız var. O yüzden ikimizde de kamera oluyor gezerken. Emektar GF2’yi Eylem kullanıyordu. Boynunda asılı bisiklet sürerken kamera kendi kendine fotoğraf da çekmiş:

Bisikletleri bıraktıktan sonra, markete gidip nevalemizi alıp Alman Koyuna doğu yola koyulduk. Haritaya filan bakmadık gerçi çıkarken yola. Doğaçlama yürüdük. Zaten 3-5 tane yol var buluruz dedik. Kestirme olduğunu düşündüğümüz bir patikaya girdik sonra. Meğerse ne kestirme, ne de doğru yoldaymışız. Olaylar bildiğin trekking formatına döndü bir süre sonra:

Böyle aheste aheste yürüdük.

Mantarları çok sevdiğimi biliyorsunuz, değil mi?

Soracak kimse de yok tabi. Neredeyiz biz. :( Bir süre daha yürüdükten sonra asfalta çıktık ve doğru yolu bulduğumuzu düşündük. Oysa aslında daha önce hiç gelmediğimiz, gelemediğimiz Ruhban Okulunun önüne çıkmışız. Hem birilerine yolu sormak, hem de gelmişken şöyle bir bakmak için girdik tabi:


Sonrasında artık biraz yorulmuş ve acıkmıştık. Bir an evvel Alman Koyuna inip dinlenmek ve tıkınmak istiyorduk. Yani ben de anlamadım zaten küçücük ada. İnsan nasıl yolu bulamaz…Bulduk sonra. Nihayet koya indiğimizde hemen bir şezlonga uzandık.

Huzur buydu. Havanın patladığı günlerde dev dalgaların kumsala yığdığı yosunlar, güneş ışınlarıyla sararmış, kurumuştu. Şimdi ise bulutların arasından gölge oyunları yapan güneş, dingin dalgaların sesine eşlik ediyordu. Kurumuş yosun kokusu inceden esen rüzgara karışıyor, ciğerlerimize doluyordu. Bize de ortamın tadını çıkarmak kalmıştı.

Adalar hep güzel yerler. Çanakkale’deyken de Bozcaada’yı, Gökçeada’yı severdim. Gökçeada’ya bir kez gitmiş, onda da türlü maceralar yaşamıştım ama, ada adadır. Adaların kendine has bir atmosferi, kültürü vardır. Elbette onlar da zamanla değişiyordur. Ama sanırım anakaraya göre daha yavaş, daha korunaklı şekilde değişiyor olsa gerek.



Fakat dönmek gerekiyordu bir yerden sonra yine...

Öyle işte...
* Susanna Tamaro, Yüreğinin Götürdüğü Yere Git: 109, Can Yayınları, 1995, Çev: Eren Cendey

Yorumlar