Sırt Çantalarını Alıp Gitmek ve Antalya’nın Çok Sıcak Olması

Merhaba blog.

Koskoca bir Temmuz ayı kim vurduya gitti, burada tek kelime edemedim. Aslında Temmuz ayı benim için bazı radikal değişkliklere gitme yönünde aldığım kararlardan dolayı ciddi geçti. Tabi bunu blogta yazı yazmamak için mazeret gösterebilmek sadece bana has olsa gerek. Ha, bir de sıcaklar vardı…

Neyse, konuya geri dönelim (konuya henüz giriş yapmadık ki). Bir yıl boyunca çalıştıktan sonra, Eylemille yıllık izin planı yapıp Antalya’ya gitme kararı aldık. Neden Antalya derseniz, çünkü orada kuzenimiz Ahmet’in yaşıyor olması ve bize pek çok konuda (örn: konaklama) yardımcı olabilecek olması bunun başlıca sebepleriydi. İşte uçak biletlerimizi aldık. Alışverişimizi yaptık filan derken tatil günü geldi çattı. Sırt çantalarımızı yüklenip uçtuk gittik.

Antalya'da ne çok alt geçit varmış.

Antalya’ya iner inmez sıcak çarptı tabi. Eve kadar tek vesait ile gittiysek de, deniz-kum-güneş üçlüsü bile sempatik gelmiyordu artık. Açıkçası ilk günü öğle sıcakları geçene kadar evde geçirdik. Sonrasında Konyaaltı plajına gidip biraz olsun serinledik. Bakın öyle uçakla filan kısa sürede gitsen bile ilk günler hep kaynıyor bir şekilde. Zaten pek aksiyon yapacak halde değildim. Sıcak ile yüksek nem oranına adapte olmayı ve ensemde solungaçlarımın çıkmasını bekledim. Çıkmadı ama.

Tatil için yaptığımız alışveriş listesinde çok aman aman bi model olmasa da, 3 metre suya dayanıklı bir Olympus fotoğraf makinesi de vardı. Yani 1 haftalık tatil dışında pek kullanmayacağım için çok üst düzey bi şey almasak da olur diye düşünmüştüm. Nihayetinde raftinge de gidecektik.

Merkezden 1 saat kadar uzaklıktaki rafting alanına gelip gerekli hazırlıkları yaptık. Bizim ekipte biz ve Ahmet’in başka arkadaşları da vardı. Böylece 11 kişilik botun çoğu bizim tayfaydı.
Selfie denememizi karşı sırada oturan Ahmet sabote etmeye çalışırken. :(

İnanın bana hava 35 derece ise, suyun sıcaklığı 15 derece filandı. Botu taşırken girdiğimiz suda ayaklarım uyuşacaktı neredeyse. Ama heyecanımız yerindeydi. Peki heyecanımız vardı da ne oldu? Hani video, fotoğraf?.. Güzel soru. Kısa kısa da video çektim ama bu konuya aşağıda tekrar dönelim.

Ağustos ayının ortası olmuş, dağda eriyen kar mı kalır? Kalmaz tabi. Sonra akarsunun debisi de düşük. Para verdik üstüne bir de koca gün (13 km’lik parkurun en az 5 km’si) kürek çektik. İşin bir diğer garip tarafı, bottaki bizim ekip hariç diğer 2 kişi Fransızdı. Ve bunlar arkada oturup, kulaktan duyarak öğrendikleri “Çekk!” kelimesi ile biz öndeki masum tayfaya komutlar yağdırıyorlardı. Kaptan ise kürek çekmemiz için komut vermediğini ve bizim olur olmaz kürek çekmemizden dolayı botun dengesini bozduğumuzdan veryansın ediyordu. Fransızların dümeni epey sonra Eylem Reis’in uyarısı ile anlaşıldı. Oysa ki biz olan gücümüzle kürek çekip takatimizi yitirmiştik.

Neyse. Tura öğle yemeği de dahil elbette. Kurt gibi yedik hem. Tesiste manzara şu şekildeydi:

Rafting macerası, yorucu da olsa oldukça keyifliydi. Ama tekrar gelecek olursam kesinlikle en geç haziran sonu gelirim. Yoksa akıntı zayıfladığı için “rafting”in o ekstrem spor havası gidiyor, yerine ırgat gibi kürek çekmek başlıyor. :(

****

Rafting yüzünden kol bacak tutmaması sendromu yaşıyor olsak da, ertesi sabah erken saatlerde kalkıp, günün ilk ışığından yararlanarak, henüz dalgaların bulandırmadığı sularda sualtı fotoğraf çekmelerine devam etmeyi planlıyorduk.

Yüce dağlar ilerde mor, (….)
Solda, güneş yükseliyordu
Güneye giderken… daha ne kadar güneye gideceksek.

Derken suya girdik ve fotoğraf çekmeye başladık. Bakın bu bizim en sevdiğimiz fotoğraflarımızdan birisi oldu:

O günün akşamını da, Antalya’nın gerçek şehir merkezini gezmeye ayıracaktık. Yani demek istediğim Kaleiçi. Böyle yerler levhalarda Old City diye geçer ya hep? Şimdi şöyle; açıkçası Antalya’ya ilk geldiğimizde ben epey hayal kırıklığına uğramıştım. Neden derseniz, aklımda nedense Antalya’nın mega bir tatil köyü olduğu, bütün insanların her an denize gidebilecekmiş gibi giyindiklerini ve GTA Vice City’deki gibi aylak aheste yürüyen insanların kaldırımları işgal ettiğini filan düşünüyordum. Oysa öyle değildi (tabi olmazdı, 1 milyon küsur nüfusu olan bir şehir yani neticede; herkes denize mi gidecekti). :(

eyse işte. Sonra Kaleiçi’ne gittik. Ve buranın ortamı hoşuma gitti. Aslında herhangi bir şehirdeki kapalı çarşı, eski çarşı, bilmem ne çarşısı… ile üç aşağı beş yukarı aynı da olsa, sevmiştim. Mesela Mısır Çarşısından ne farkı var? Gene satılan incik boncuk aynı. Ama hoşuma gitmişti.
Eylem ve arkasında Kaleiçi tepeden böyle görünüyordu.
Şimdi burada bir kaç fotoğraf çektim. Onları şuracığa küme halinde bırakıyorum. Zaten pek adetim olmadığı halde dikey kadraj fotoğraf çekip durmuşum. Hayret.


Yivli Minare



Derken bir günün daha sonuna gelmiştik. Yani bakın yediğimiz içtiğimiz de bize kalsın değil mi?

****

Sonraki gün Olimpos’a gidecektik. Onun için de hazırlık yapıp yola koyulduk. Daha önce bir kampanya’da yararlanıp Olimpos’un meşhur ağaç evlerinden birinde kalacak şekilde ayarlamıştık. Kaldığımız pansiyon böyle bir şeydi. Biz sol taraftaki ahşap odalardan birinde kaldık.

Eşyaları bıraktıktan sonra Olimpos’u gezmek için çıktık. Ufak bi otostop yolculuğundan hemen önce, şu moddaydık tam:

Sonrasında o mezar senin, bu lahit benim gezdik, bol bol fotoğraf çektik:



Aslında ören yerinin ilerisinde deniz olduğu için hem gezinti hem deniz için uygun olacak şekilde gelmiştik. Ve ben, 80’lerin sonu 90’ların başında gezintiye gelmiş bir Alman turist edasıyla utanmadan poz veriyordum:

Tabelaları takip ederek antik kenti gezdik. Lahitler, dağ, orman… atmosferi ve doğası ile gerçekten çok sevdim burayı. Çektiğimiz fotoğraflardan bir kısımı yine küme halinde buraya ekliyorum:





Kaptan Eudemos Lahdi





Hadi doğasını, tarihini anladık. Ama etrafımızda gördüğümüz yüzlerce insan ıslak deniz kıyafetleri ile ören yerlerini hiç önemsemeden geçip gidiyordu. Demek ki bu kadar insan buraya deniz için gelmişti. Öyleyse on numara-beş yıldız bir denizi olmalıydı. Zaten sağda solda gördüğümüz kartpostallardan da öyle olduğu anlaşılıyordu. Peki ama ölye miydi?

Hayır. Deniz tam bir hüsran oldu bizim için. Antalya’nın diğer kıyıları gibi burası da dalgalıydı, ama buradaki dalga boyu diğerlerinden daha fazlaydı. Dalgalar, teorik olarak yüzmeye engel teşkil etmese de, pratikte açıktaki tur teknelerinin bilimum atık ve çöplerini pervasızca denize boşaltmaları ve dalgaların bu çöpleri harman edip bize sunması neticesiyle keyifli bir tecrübe olmadığını söyleyebilirim. Kulaç atıyorsun pet bardak, arkanı dönüyorsun ekmek parçası, suyun üstünde yüzen kirlilik vesaire. Deniz böyleydi:

Neyse dedik çıktık. Olimpos çayı ile denizin birleştiği yerde yüzdük de üstümüzde tuz kalmadı en azından. Sonra pansiyona geri döndük…

****

Ertesi gün Antalya yolcuğu sona eriyordu ve eşyaları toplayıp çantalara tepiştirmek zorundaydık. Akşama İstanbul’a uçuşumuz vardı. Dönmek üzere evden çıktığımız saatlerde telefon ile kendimi çekmiştim:

Bakın arkadaşlar, günler geçip gidiyor. Ben önceki yıllarda geleneksel olarak Mayıs 15-16 dedin mi deniz sezonunu açar, Eylül’ün bilmem kaçına kadar da girerdim. Hatta Çanakkale’de Ekim’in 10 filandı en son girdiğim. Ama iş hayatı nalet bi şey. Ağustos 15 oldu ancak sezonu açtık. Sezon derken, kapanmak üzere olan sezon. Bu nedir aga? Neyse. Hayatımda bazı değişiklikler yapma kararı aldım ben de, bakalım ne olacak...

Bu arada, şimdiye kadar en çok fotoğraf paylaştığım yazı bu oldu herhalde, bilmiyorum. Üstelik, bakın bu kadar fotoğraf yetmezmiş gibi, bir de kısa klip hazırladım:

Merak etmeyin, kalite standartlarımız gereği 1~dk'dan uzun olmuyor videolar. İzleyin bence. :)


Yorumlar