Gökçeada’da Yıldızları Ararken

Selam blog. Yine yazmayalı uzun olmuş. Ben de hem vizeler haftası stresini atmak için, hem de buraya malzeme çıksın diye bisikletle Gökçeada’ya kampa gideyim bari dedim. Ben sınav haftalarında çok kafa patlatan, kasılan – gerilen birisi değilim. Bu çok zeki olduğum için de değil elbette. Bilmiyorum işte, öyle rahatım yani. Ama nedense (aslında büyük ihtimalle okulda kanı çekilmiş, zombi gibi gezen tiplerden dolayıdır) ruhum daralıyor ve hava alma isteği duyuyorum. 

Bu kez yıllardır bir türlü gidemediğim Gökçeada’ya gitmeye karar verdim ve hazırlıklara başladım. Çanakkale’ye ilk geldiğimde, yurtta kalırken tanıştığım sevgili dostum Burak, 2 yıl orada eğitim gördü, yaşadı. Bense eşeklik edip, oralarda kalacak ev bile varken gitmedim. Ben işte yani, ara sıra yapıyorum böyle eşeklikler. Adam mezun oldu, iş güç sahibi oldu, benim Ada’ya gidesim anca geldi. Ama artık daha fazla erteleyemezdim.

Neyse, telefonla Burak’a da danışarak, çantamı çadırımı topladım ve yola çıktım. Bu arada, Kabatepe İskelesine kadar hiç fotoğraf çekmemişim. Ama zaten ne gereği var? Kabatepe sürekli gidip geldiğimiz bir yol. O yüzden ancak limana vardığımda, biraz sonra içine bineceğim feribot ile birlikte şu fotoğrafı çektim:


Çadır ve bisikleti aynı eylemler planı dahilinde kullanmayalı uzun süre olmuştu ve bu bana heyecan veriyordu. O yüzden, Ada’ya inmeyi sabırsızlıkla bekliyordum. Gökçeada bu şekilde bizi karşılıyordu:

Derken, yaklaşık 1 saat 15 dakika sonra Gökçeada kıyılarına yanaştık. Ve ben derhal yola koyuldum. Gökçeada, önemli ölçüde dağ ve tepelerden oluşuyor. Düz yol yok denecek kadar az. Bu da, yola henüz başladığımda çıktığım ilk bayırlardan birisi, ve güneş hafiften kırmızı ışık yaymaya başlamıştı bile:

Bu yol, feribottan inip merkeze doğru ilerlediğim yol. Bir noktaya kadar düz gidiyor, sonra yol ayrımına varıyorsunuz. Ben, Burak’la önceden yaptığım konuşmalar ve planlar dahilinde, merkeze hiç girmeden Kaleköy tarafına döndüm. Orada eskiden Kale varmış, Gökçeada Kalesi. Oraya doğru gittim. Zaten Kaleköy’e doğru sürerken, karşıdan görüp orada fotoğraf çekmeliyim diye düşünmüştüm.

Yaklaşınca, Burak’a telefon edip, böyle ağaçlık bir yer bulup çadır kurmam gerektiğini anlattım. Bana bir yerler tarif etti. Ben de gittim. Ama ağaç(lık) filan yoktu. Diğer yandan hava giderek kararıyordu ve karar verip uygulamak için vakit daralıyordu. Ben de içimden geldiği gibi yapıp, kuytu köşe bir yer aramaktansa, az önce tepede gözüme batan Kale’ye doğru çıkmaya karar verdim. Biraz tırmandıktan sonra, yol bitti ve biraz yorucu da olsa bisikleti Kale’nin yanına çıkarmayı başardım. Çıktığım yerden, Kaleköy havanın kararmasıyla beraber yanan sokak lambaları ile şöyle görünüyordu:

Ve evet, artık fotoğrafı filan bırakıp çadırı kurmam gerekiyordu. Ama o tepenin rüzgarında tek başına çok kolay olmadı, bir de hava kararınca, kafa lambası ışığında cebelleşerek çadırı kurdum. Sonrasında ise, Kale’nin fotoğrafını çekmeye geldi sıra. İşte “kale”, “kale” diye anlattığım bu:

Fotoğrafı çekmek için epey uğraştım ama. Kameram düşük ışıkta netleme özürlü olduğu için ancak bir kaç başarısız denemenin ardından gökyüzünde beliren yıldızlarla beraber bu fotoğrafı çekmeyi başardım.

Bu da çadırım ve Kaleköy:

Açıkçası, bundan sonra yapacak bir şey yoktu pek fazla. Fotoğraf desen, umutsuz vaka. E çevremde konuşacak birisi de yok. Ben de çadırıma çekilip iPod’dan müzik dinlemeye karar verdim. Sonra da her şeyi kapatıp uyudum.

Sabah 6:01 ezan sesi ile uyandım. Sonra, madem gece fotoğraf çekemedik, kalkayım da bari gün doğumu filan çekeyim diyerek çadırdan çıktım. Bir rüzgar, bir serin. Gökçeada zaten rüzgarı ile meşhur. Ve ben dımdızlak bir tepedeyim, tahminen kuzey doğuya bakıyorum… Ve sonra uç tarafa bir yere gelince, Kalenin diğer kalıntıları ile fotoğraf çekmeye koyuldum. Hayır, gün doğumu çekemedim. Çünkü güneş, şu fotoğrafta sağ tarafta görülen dağın arkasında doğuyordu. Ben ise yüzüme soğuğu yiyip bu fotoğrafı çektim işte:

Kale filan diyorum da, işte geriye bunlar kalmış. Zaten bana sorarsanız, bunların kalması bile mucize o rüzgarda. Çelikten olsa yine çöker gider sanırım. Bir de, biraz aşağı inerek başka kalıntıların fotoğrafını çektim:

Bu arada, fark ettim ki geldiğimden beri hiç kendi fotoğrafımı çekmemişim. Hemen “selfshot” koleksiyonumu genişletme yolunda bazı adımlar atmam gerektiğine karar verdim.

O havada uçuşan şey, fotoğraf makinesinin boyun askısı işte. Hani uzun saçlı olsam, dalgalandırsam, belki daha iyi anlatırım esen rüzgarı ama bundan daha iyi bir imkanım yoktu.

Sonra, kahvaltı edip çadırı topladım ve merkeze doğru yola çıktım. Oraya vardığımda, sol tarafımda böyle eski bir bina vardı. 1936 yılında yapılmış yanlış hatırlamıyorsam:

Günlerden pazar ve erken bir saat olduğu için, merkezde de pek hayat yoktu. Ben de yakın köylerden birisi olan Zeytinli'ye gittim. 

Açıkçası, yolda hiç atraksiyon da olmadığı için detaya girmiyorum pek.

Zeytinli’de şarap evleri varmış, dibek kahvesi filan varmış ama Kasım ayında olduğumuz için herkes sezonu kapatmış, Bu durumda bana şu fotoğrafı çekip merkeze geri dönmekten başka bir şey kalmıyordu:

Sonra meşhur Meydani Pastanesinde bir kahve içtim. Kendime hatıra olsun diye buzdolabı magneti ararken, “Kaya Mezarlar” dikkatimi çekti. Sonra merkezdeki Turist Bilgi Merkezine gidip oraya nasıl gideceğimi sordum. Eşelek köyünden geçmem gerekiyormuş. Ben yine yola çıktım. Epey uzun rampalar tırmanıyordum. Ama kendimi motive etmek için de “buranın inişi de var olm, ehehe” diyordum. Yol boyunda eski Rum evi olduğunu tahmin ettiğim bir taş ev kalıntısının yanında mola verdim:

Yola devam ettim. Eşelek Köyüne geldim ve köy kahvesinde oturan insanlara Kaya Mezarlar’a nasıl gideceğimi tekrar sordum. Aldığım tarife göre, 4-5 km sonra sağda bir yerde tabela olacakmış. Ben git baba git, yaklaşık bi 7-8 km gittim tabela filan yok. Sağ tarafımda kayalık olacakmış, orada bir yerde… Tamam da, her yer kayalık zaten. Sorun orada. Hep, şu bayırı da çıkayım, yoksa dönüyorum abi, diye diye epey bi gittim. Bu arada, yollar bomboş, in cin top oynuyor tam tabiriyle. Sadece sağda solda otlayan yaban koyunları filan var.

Yaklaşık 1 saattir bu yol üzerinde gidiyordum. Ve yanımdan araba filan geçmedi. Hani birisi geçse durdurup soracağım. Yok. Kimse yok. Sadece koyunlar, keçiler ve ben (bir de yol kenarlarında koyun ölüleri, keçi kafatasları filan var, boynuzlu. Demek ki arada bir de olsa bu yollardan araba geçiyor olsa gerek; açlıktan ölecek değil ya bunlar)… 

Baktım mezar filan yok, telefonuma da "Yunanistan'a hoş geldiniz" diye mesaj geldi, dön dedim ya, dön dedim yani. Buralarda ölsem gitsem bulmaları kaç gün sürer acaba ki diye düşündüm. Sonra geri dönüş yoluna koyuldum. Yol boyunda başka bir taş ev kalıntısı:

İstifimi bozmadan ağır ağır giderken, rampada bisikletin vites aksamından garip sesler gelmeye başlamıştı. Ben de vites küçültüp tempoyu koruyacaktım. Sonra birden bire “çat” diye bir ses geldi. Zincir attı herhalde diyerek kafamı eğince zincirin yerinde bile olmadığını gördüm. Evet, zincir kopmuştu. Bu, bir bisikletçinin başına gelebilecek en kötü şeylerden birisi. Gitti güzelim zincir. Ne güzelimi ya? Daha bu kadar yükü taşımıyorsa gitsindi zaten. Uzun yola çıksak ne yapacaktık bir de? Ama yine de bu ıssız yollarda gitmeseydi iyiydi. Hay bendeki şansa…

Zinciri toplayıp aynakola sardım. Görüntü şu şekildeydi:

Sonra biraz daha ittirmem gerektiğini biliyordum. Çünkü buraya gelirken söverek çıktığım o bayırları inmeme az kalmıştı. Zincir olmasa da olurdu. En azından çarşıda bisikletçi bulabilirdim. Ve işte merkezi görebildiğim o rampa… %10~15 eğim var ama, bir de rüzgar esiyor ki pedal çevirmen gerekiyor.

Neyse, ite kaka merkeze indim. Telefon o aralar elimden düşmedi zaten. Yine Burak’ı arıyorum.

– Burak buralarda bisikletçi var mı?– Bankaların oradan gir, az ilerde vardı bir tane.
Varmış bir tane ama adam keyfe keder dükkan açıyormuş. Buranın esnafı da bir garip zaten, bir şey soruyorsun adam kafayı bilgisayar ekranından kaldırıp yüzüne bile bakmıyor. Sonra ara sokaklarda bir bisikletçi buldum. Zincirden bir bakla söktük ve sorun kalmamış gibi görünüyordu.

– Aman dayı, Çanakkale’ye kadar idare etsin n’olurrrr…– Ohoo, İstanbul’a bile gidersin. Bi’ şey olmaz.
Ben merkezde tekrar karnımı doyurduktan sonra Yıldız Koyu’na gitme planımdan vazgeçerek geri dönüş yoluna koyuldum. Bu arada, tedirginlikle pedal çeviriyordum ve asla hızlı gitmiyordum. Zaten arka aktarıcıda bir şeyler ters gidiyordu ve ara sıra vites 3’ten 4’e, sonra 4’ten 3’e değişiyordu kendi kendine. Nihayet limana giden ana caddeye çıktım. Biraz ilerde “Kuzu Limanı 7 KM” yazan bir tabela gördüm.

Ve evet. Yaklaşık 100 metre sonra patlayasıca zincir yine koptu. Bu demek oluyordu ki kalan 7 km yolu bisikleti elde taşıyarak götüreceğiz… Yalan söylemeyeyim, yer yer bayır aşağı saldığım da oldu. Ama o rüzgar yok mu, ah o rüzgar. Öyle bir hız kesiyor ki, elimde taşısam daha hızlı gideceğim. Ama dermanım yok işte.

Limana vardım güç bela. Telefon. Burak, Gökçeada’da bugün pazar olması lazım dedi. Bak şöyle, kamyon filan kasası boşsa adama rica et, atla git dedi. Artık zaten yapacak başka bi şey yoktu. Ben de kasası biraz boş olan bir aracın sürücüsüne durumu anlattım. Tamam arkadaş, gel atla dedi. Sonrasında feribotun içinde, yarısı domates ve kavun dolu bir kamyonun kasasına bisikleti attık:

Sağ olsun pazarcı Kudret Abi beni Eceabat iskelesine kadar bıraktı. Para filan da almadı. Dünya’da hala az da olsa iyi insanların olması güzeldi. Sonrası işte malum, iskeleden feribot, feribottan Çanakkale. Orada, dostlarım Serkan, Uğur ve Rıdvan beni karşılamaya geldiler. Biz de bir kaç yorgunluk çayı içip bu turu da tek parça olarak tamamladık.

Tur boyunca sürekli telefon açarak kafasını şişirmeme rağmen her seferinde ısrarla cevap veren dostum Burak’a selamlar. Pazarcı Kudret Abi’ye, günü kurtardığı için ne kadar teşekkür etsem azdır zaten. İşleri ters gitmesin hiç. Ne diyeyim...

Yorumlar