Japonya’nın Altın Şehri Kanazawa – Bölüm 2

Kanazawa hakkında yazmaya buradan devam ediyorum. Önceki yazımı kaçıranlar hemen buraya tıklayarak bulabilirler. Bu yazıda da Kanazawa’nın çeşitli yerlerinden, özellikle de Kanazawa Kalesinden fotoğraflara yer vereceğim.

Yalnız bu yazıya, aslında ilk yazıya yer vermem lazımmış gibi duran, istasyon fotoğraflarıyla başlamak istiyorum tekrar. Mesela istasyonun doğu tarafından (merkeze giden kapı) çıkınca böyle bi su düzeneği sizi selamlıyor:
Bu yazı sürekli değişiyor. Bazen saati gösteriyor, bazen de Kanazawa yazıyor.


Lafı istasyondan açmışken, orada yaşadığım platonik bir aşktan da bahsetmesem olmaz şimdi. Evet, bu S-works’tü aşkım. Her gün bu vitrinin önünden geçer, ona el sallar, sevgimi dile getirirdim ama cevap vermezdi…

Yani aslında göstermek istediğim, böylesine pahalı bir bisiklet bile satılıyor istasyonda. Hani yeme-içme olayını geçtim, kıyafet, hediyelik vb de tamam. Sıradan bir şehir bisikleti de değil üstelik, bu bile satılıyor. İlk yazımda “Japonya’da istasyonlar başlı başına bir fenomen” derken bunu kastediyordum işte.

*****

Neyse, biz yine şehirdeki gezintimize dönelim. Bu fotoğrafı, Naga-machi’de bulunan eski bir samuray yerleşkesinin bahçesinde çektim. Nomura Ailesinin bireyleri arasında tam 12 nesil devredilmiş, geniş bir araziymiş aslında. Feodal sistemin bitmesiyle pek çok samuray evi gibi burası da tahrip edilmiş.

Ayrıca, samuray demişken “katana” demesek olmaz.
Bunlar da hala ilk günkü keskinliğini koruyan orijinal samuray kılıçları, katanalar. Cam bir vitrinin arkasında tabi ki.

Aynı çatının altında, samuray zırhları, kimonoları, ez yazısı parşömenlerin ve eski paraların da sergilendiği bölümler yer alıyor. İkinci katta ise, yukarıda gösterdiğim bahçeye bakacak şekilde küçük odalarda yeşil çay için dinlenebiliyorsunuz.
Eh biraz soluklanalım, di mi yani. Fotoğrafı, evinlerinde kaldığım ailenin annesi çekti.

*****

Nihayet Kanazawa Kalesi’ne geçiyoruz. Ama öncelikle anlatmak istediğim birkaç şey var. Japonya genelinde kaleler ahşaptan inşa edilmiş. Yani taş temeller üzerinde yükseliyor kaleler ama, insanların içinde yaşadıkları alanlar ahşaptan.

Taşlarda, yapıldığı dönemde yaşayan ve kalenin yapılmasına katkıda bulunan ailelerin isimleri, imzaları vb. bulunuyor.

Kalelerin pek çok kapısı ve bölmesi oluyor. O yüzden mesela buraya, Kanazawa Kalesi Parkı deniyor. Osaka’da da, diğer büyük şehirlerde de kaleler, parklara dönüşmüş durumda. Bahar gelip sakura’lar çiçek açınca, dökülen yapraklar altında piknik bile yapılıyor. Hatta aşağıdaki fotoğrafta görülen yeşillik alanda (aslında bu sadece bir bölümü, çok daha geniş), çeşitli konserler bile yapılıyormuş:

Kalenin çeşitli yerlerinde su kanalları var. Aslında bu su kanalı şehrin Tera-machi tarafındaki bazı binalara kadar uzanıyor:

Kalelerin içi ahşap demiştim:
Dönemin Japonyasında bu kale inşa edilirken, çivi yokmuş. Ve tahtaları birbirine tutturmak için, mimari deha ve ince işçilik ortaya konmuş. Bu iç içe geçmeli yapı sayesinde, yüzyıllardır nice depremden sonra bile hala ayakta.

Ahşaptan yapılan kaleler, depremlere dayansalar bile, elbette ateşe dayanamıyor. Akira Kurosawa’nın “Yume” (Rüya) filmini izleyenler de hatırlayacaktır, kardeşler arası çıkan savaşta nice kale yanmıştır. Yine de, kaleler savaş sıralarında çıkarılan yangınlarla çok kez yanmışsa da, defalarca restore edilmiş.

Kaleden son birkaç fotoğraf ile çıkalım. Aslında yılın bu mevsimi bu kadar fotoğraf çekiliyor. Kaleler ve parklar, ya ilk baharda (sakura) ya da sonbaharda (momaji) güzel olurmuş. Bir sonraki sefere artık.



*****

Ve son olarak, 1-2 fotoğraf daha paylaşmak istiyorum. Kanazawa değil, biraz daha kuzeyindeki Noto Yarımadasına giderken çektim. Okyanus plajı demeyi çok isterdim ama işte, ilk yazıda bahsettiğim gibi, Japonya’nın Kore – Çin denizine bakıyor aslında.


Burası ise teraslama sistemi ile oluşturulmuş bir pirinç tarlası (Shiroyone Senmaida):

Tabi tarlanın dolu olduğu zamanlarda ve daha iyi ışık şartlarında bundan daha iyi göründüğüne şüphe yok. Burası, 2001 yılı sonunda “milli manzara noktası” ilan edilmiş. Motosikletli gruplar gelip, bu fotoğraftan (tıpkı Google’a  Shiroyone Senmaida yazınca çıkan diğer yüzlerce fotoğraf gibi) çekiyordu. Kendim gördüm.

Bu gerçekten son fotoğraf ama. Ne demiş atalarımız, “Meyveyi dalından, suşi’yi tezgahından yiyeceksin”:

Sonuç olarak, Kanazawa, Japonya’nın kültürel ve tarihi dokusunun modern yaşam ile harmanlanmış olduğu, benim tekrar tekrar gitmek isteyeceğim; hem aynı yerleri, hem de bu kez gitmeye vaktimin olmadığı yerleri gezip görmek isteyeceğim kadar güzel bir kent. El sanatlarıyla olsun, doğasıyla – yeşiliyle olsun, “altın” bir şehir. 3 hafta çok çabuk geçti sanki.

Ama ne olursa olsun, tekrar gitmeye imkanım olursa şayet, ya sonbaharda ya da kışın gideceğim. Japonya’nın yaz havası bana göre değil sanırım.

Öyle işte.

Yorumlar