Japonya’nın Altın Şehri Kanazawa – Bölüm 1

Yıllardır Japonca çalışmaya çalışan birisi olarak, nihayet bu yaz, bir eğitim-araştırma programı aracılığıyla 3 haftalık da olsa Japonya’ya gittim. Japonya derken, Tokyo’ya gitmedim, hayır. Amerika’yı New York’tan, İngiltere’yi Londra’dan, Fransa’yı Paris’ten ibaret, Japonya’yı da Tokyo’dan ibaret gören insanlardan hiç hoşlanmam, peşin söyleyeyim. 

Katıldığım program gereği gideceğim yer, Kore-Çin denizine doğru bakan (aslında buraya Japon denizi deniliyor) Kanazawa’ydı. Haftasonlarında Osaka’ya, Kyoto’ya da gittim ama, onları şimdi konumuzdan ayrı tutalım. 



Aslında iyi ki de Kanazawa’ya gittim, çünkü Japonya ve Japon kültürüne dair pek çok şeyin korunmuş olduğu, doğa ile iç içe ve gökyüzünü özgürce görebileceğiniz bir kent. Tam benlik bir yermiş, dedim. Çünkü ne büyük gökdelenler, ne de robotlar beni hiç mi hiç alakadar etmiyorrr, Tan-rı-ı-ımmm! Geleneksel – kültürel açıdan önemli bir merkez aslında (bağlı olduğu Ishikawa ile bütün olarak düşünüldüğünde). Ve Japonya’nın metropol kentlerine göre “kırsal” (Japonya’da kime sorsan inaka diyor) bir şehir.

(Harita kaynak)

Kanazawa’ya başlıkta “Altın Şehir” dememin sebebi de, ismini altından alıyor oluşu (金沢 ismindeki “金”, altın demek). Şehrin en bilinen el sanatı “Kinpaku” yani altın kaplama. Altını çok bulduklarından mı bilmiyorum, ama yüzyıllardır yapılan bir sanat. Hatta bize de bununla ilgili atölye çalışması yapıldı. Bu da naçizane kendi yaptığım tabak, şimdi babaannemin vitrinini süslüyor:


Neyse işte, şehrin tarihi ve el sanatları vb. hakkında zaten on yüz bin milyon tane yazı vardır, hatta yine de kaynak vereyim: http://visitkanazawa.jp/ Daha fazla bilgi isteyenler göz atabilir.

Kanazawa’da her gün bu istasyondan eve gittim geldim. Bu açıdan bakıldığında küçük görülebilir ama Türkiye’de büyük dediğimiz AVM’lerden küçük olduğunu da düşünmeyin. Japonya’da istasyon demek kendi başına bir fenomen zaten. Bu fotoğraf alt katından çekildi sadece:

Şimdi aslında böylesine modern bir yapının bile bir yerlerinde doğadan bir tutam bulunduğunu göstermek istiyorum:

İstasyonun alt katında böyle küçük bir bahçe var. Ve tren bekleyen insanlar, bekleme salonunda otururken bile yeşili izlemeye devam ediyorlar:

*****

Bu fotoğrafı da Kenrokuen Parkı yakınlarında “Sadou” (yeşil çay içme seremonisi) yapmak için gittiğimiz tarihi bir çay evinin bahçesinde çektim:

Aslında bahçesi çok büyük ve özenle korunmuş bir yerdi. Hemen her yer yeşillikle kaplı, olmayan yerlerde zaten yürümek için döşenen taşlar var. Acayip huzur verici ve rahatlatıcı bir ortam, bana göre…

Yazının başına koyduğum ilk fotoğraftaki orman ve şehir yapısını bu nehir, Asanogawa Nehri, ayırıyor aslında. Nehir dediğim de, aslında yılın bu mevsimi gayet durağan ve sığ:

Şehrin doğu yakasına, yani Higashi-Chaya bölgesine geçince, biraz daha tenhalaşıyor ve evler giderek küçülüyor. Araç ile 10-12 dakika kadar uzaklıkla Utatsuyama dağına hafiften tırmanıyor, ve özenle korunmuş ormanlara ulaşabiliyorsunuz:

Ayrıca, Higashi-Chaya bölgesinde geleneksel evlerin olduğu ara sokaklarda işçiliği yüksek el yapımı hediyelik eşya dükkanlarından tutun da, Geyşa evlerine kadar pek çok ilginç yer mevcut.

Affınıza sığınarak Utatsuyama eteklerinde bir restoranda yediğim, Kanazawa’ya özgü yerel lezzetlerin olduğu yemek fotoğrafını da paylaşmak istiyorum:

Yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat” ilkesine biraz ters düşüyoruz ama, yolu düşen olursa gidip yesin diye diyorum, harbiden güzeldi.

3 hafta boyunca gönüllü ailelerin evlerinde kaldık. Benim kaldığım mahallede, ortalama evler bu şekildeydi mesela. Kim istemez ki abi böyle bi’ evde yaşamayı?

Son olarak, yazının ilk bölümünü bu fotoğrafla kapatmak istiyorum. Tera-machi dolaylarında, bir dükkan. Benim çok hoşuma gidiyor bu fotoğraf, arada bi yerde ben de varım sonunda. Gittiğime ikna olabilirsiniz yani.

Yazının devamında başka başka yerelere, özellikle de Kanazawa Kalesi (ve Parkına) yer ayıracağım. Şimdilik bu kadar.

Yorumlar