Sınavların Bitmesi ve Eski Bir Dostla Dağ-bayır Gezmek

Şimdi öncelikle kendisini size tanıştırmazsam olmaz. Daha uygun bir başlık bulamadım ama kendisini bir zamanlar yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyecek kadar beraber vakit geçirdiğim bir dost. Yamulmuyorsam ya ben 7 ya 8 yaşındayken bir süpermarkette tanışmıştık kendisiyle. O zamanlar, mesleğini hayat tarzı haline getirmiş disiplinli ve tecrübeli bir süvariydi. Aradan geçen o kadar senenin ardından kısa süre önce emekli olmuş. Bayram tatili sebebiyle eve döndüğümde görüştük, o kadar sevindim ki anlatamam. Kendisi aradan geçen yıllara rağmen pek değişmemiş. Neyse işte, kaç satırdır bahsettiğim adam aha bu:

Onca yılın hasreti bu kadar çabuk giderilemezdi elbette. Kendisini benimle gelmesi için Çanakkale’ye davet ettim. Bu sayede hem hafta sonları gezmek için bir arkadaşım olacaktı, hem de onun engin arazi tecrübelerinden yararlanabilecektim. Bu hafta sonu nihayet sınavların bitmesinin ardından ve havalar iyice kış olmadan biraz gezelim dedik. Kendisini Kilitbahir’e götürmeyi önerdim, o da seve seve kabul etti.

Daha önce de gittiğim bir güzergahtan gidecektik. Bu da bayır çıkmak anlamına geliyordu. Zaten Kilitbahir hep bayır değil mi kuzum?

Ama hem kendisi hem de bunca yıllık yol arkadaşı atı her türlü arazi şartında tecrübeli olduğu için onlar için sorun değildi. Kendisi görev hayatının önemli kısmını Teksas kanyonlarında haydut kovalayarak geçirmişti.

Emekli olduktan sonra şiddet karşıtı, insancıl birisi olduysa da, eski alışkanlıklarını kolay bırakamazdı. Bunca yıl yaşadıkları, girdiği çatışmalar, gördüğü ölümler canına tak etmişti ama yanında emanet almadan dışarı çıkmazdı işte. Hem dağlarda Dalton kardeşlerle karşılaşabilirdik, neme lazım…

Ormanda gezip temiz hava, bol oksijen alırken böyle mantarlara denk geldik. Lego adam tam mantarı kesip atacaktı ki, türünü tanıyamadığımız için vazgeçirdim. İkimiz de mantar cinslerinden anlamıyorduk, zehirlenip ölebilirdik. Yoksa tek bir kılıç darbesiyle “çotank” diye parçalara ayırabilirdi mantarı.

Aralık ayında olmamızdan dolayı hava pek parlak değildi fakat güneş ara sıra da olsa yüzünü gösteriyordu. Bizim Lego adam anlayışlı adamdır. Sonbahar yağmurlarıyla açmış taze otları göründe atı kısa süreliğine saldı.

Çünkü o yol arkadaşına hiç kıyamazdı…  Benim makine de güneşi görünce renklere renk katıyordu.
Öyle az gidip uz gitmeye devam ediyorduk. At karnını doyurmuştu ama benim karnım acıkmıştı. Bayır çıkmak insanı yoruyordu. Ben de evde hazırladığım ekmek arasını yemekle meşguldüm. Bu fotoğrafı da Lego adam çekti. Telif hakkı varsa ona sorunuz. Ama kendisi kadrajdan pek anlamıyor doğrusu. Hem ben ne biçim çıkmışım öyle? “Silsene arkadaşım o fotoğrafı?..”

Yemekten sonra yolumuza devam ettik. Ara sıra böyle düzlükler denk geliyordu. Buna en çok at seviniyordu elbette.

Tenhada soluk alalım dedik. Ortama Eddie Vedder’dan daha uygun müzisyen düşünülemezdi herhâlde (burada Lego adamın yüzü düştü, baya hüzünlendi. Karizması çizilmesin diye yüzünü net çekmedim).

Medeniyet bize hem bu kadar uzak, hem de bu kadar yakındı. Tereddütlerimiz vardı…

Güneş tepelerin ardında batarken şöyle bir fotoğraf çekmeden edemedim. Havanın karamasına az kalmıştı. Artık yavaştan bir kamp yeri bulmak ve oraya yerleşmek gerekiyordu.

Lego adamın arazi tecrübesi bana oranla tartışmasız üstün olduğundan hemen bir kamp yeri buluverdi. Gündüz ne kadar sıcak olsa da, geceler soğuk olduğundan kamp ateşi yakmazsak da olmazdı. Yine kendi tecrübeleriyle özel bir yöntem kullanarak çalı çırpıdan ateş yakıverdi.

Sonra mı? Hava bulutlu olduğundan ne dolunay ne de yıldızlar görülmüyordu. Biz de bütün gün at koşup yorulduğumuzdan yatmaya karar verdik. Herkes çadırına çekildi.

Yorumlar